Alem yazar olmuş (!)

22 Ağu

Son zamanlarda sizin de bildiğiniz gibi; video paylaşırken, facebook iletisi yazarken, twitler feedler atarken yazar olduğunu sanıp ortada laforizmalara boğanlar var.

Hele ki üç beş kişi de alkışlıyorsa bunları, egolarını daha da tavan yapmak adına  bir de blog patlatıp, ortalıkta yazarım diye dolaşıp, laf ebeliği yapıyorlar.

Rahatsız olmuyorum, üzerime vazife değil, kim ne yaparsa yapsın ama birilerine haksızlık ediliyor.

Niye böyle bir başlık açtığımı bir çırpıda anlatamayacağım, üzgünüm.

İsterseniz bu satırlardan sonra herkes kendi yoluna baksın:) Yani şu sağ köşedeki çarpıyla yollarımız ayrılabilir.

Ama yazımın sonrası hepimiz için.

Hıh! Giden gitti mi?

Önce kendimden başlayıp, kendi gözümden “yazarlık” kavramını anlatmaya çalışacağım.

Çünkü ben hiç “yazar” olmadım, o evrensel statüye hiç bir zaman ulaşamadım, belki öldükten sonra olabilirim, kimbilir…

………………………………..

İlkokula başladığım yıllardı. Dayım kameraya çekmiş beni. Günün birinde elime geçen video kasetin üzerinde Nazlıhan -Nihan (kardeşim) yazısını görüp de bize ait olduğunu anladığımda 20 yaşındaydım, Nihan da 16…

VHS kaseti CD formatına çektirip, heyecanla izlemeye koyulduk. Her sahnesi ayrı güzel doğumgünlerimiz, babamı Amerika’ya uğurlama merasimimiz, ev seramoni ve eğlencelerimizle dolu minik pasajlar…

Ama bir sahne vardı ki, çok ağladım. Çünkü hiç bilmiyordum böyle sözler sarfettiğimi…

Sahne aynen şöyleydi;

Annem çikolatalı ekmek vagonlarını ağzıma çuf çuf diye sokmaya çalışırken dayım; ” büyüyünce ne olacaksın ” diye soruyor. Bir parça ekmeği ağız tünelime sokup, kapkara olmuş süt dişlerimin arasından ” yazar olacağım ” diyorum.

Ve ben aslında yazar olmak istediğimi kendime bile itiraf etmediğimi sanıyordum, bunu söylemekten hep korktum.

Yazar olmaktan da korktum esasen. Fazlaca ütopik geldi bana hep. O mertebeye benim gibiler erişemez, erişse de bir rüzgara çakılıp kalırlar yere diye düşündüm.

Yani uçmayı hep istedim, kanat da taktım kendime, okuduğum, öğrendiklerimle, ama olduğum yerde öylece kalakaldım.

Kanat çırpmadım, çırpınırsam uçarım diye korktum, uçarsam düşerim, düşersem hem canım acır, hem rezil olurum…

Yine de hep yazdım koydum bir kenara, sonra yenisini yazdım, kenardakini attım. Org çalabiliyor olmam bile yazma kabiliyetimden önce geldi, en azından işlevseldi. Okulda o saçma blok flüdü çalmak yerine org çalıyordum. Hem notlarım iyi oluyordu, hem de sınıfı şenlendiriyordum. Aslında orta ikiden beri yazdıklarımı biriktirseydim 3- 5 kitap yapardı herhalde. : ) Ama sıra arkadaşım bile bilmiyordu yazdığımı, kitap çıkarsam kim okurdu ki?

Neyse, ben kendi kimliğimin yanına hiç “yazar” , “şair” gibi sıfatlar koymadım, edebiyat sitelerinde, orada burada, bir yerlerde yazarken onlar koydu, ben de öyle alıştım ama sanalcıktan.

Tamam konu çok dallanıp budaklandı… Konu  ‘ben’ değilim zaten ‘alem’..

Alelade bir olayı, günlük dille anlatıp, hiç bir estetik/yazınsal kaygı taşımadan, üstelik dünyalar kadar dil ve yazım hatası yaparak kendini yazar ilan edenleredir sözlerim.

Ve elbette onlardan çıkar sağlamaya çalışan ( bu çıkar her neyse ) şakşakçılarına, hatırlatmak istediklerim…

………………………………….

Yazar kişi, taş taşır sırtında, ağır işçidir, havasız, susuz, açtır o.  Savaş meydanında er, eğlencede kraldır. Kimi zaman burjuvadır, kimi zaman devrimci. Efendidir, don juandır, sarhoştur ve en özgünü don kişot’tur.  Kimi zaman dilenci, seyir adamı, martı ya da denizdir. Kabarır, köpürür, acır, acıtır. Öyle bir gözü vardır ki, baktığında bir insana, tüm iç organlarını görür. Detaycıdır, analisttir, muhaliftir.  Saldırgandır, uysaldır, tutucudur, batılıdır, doğuludur. Herkes gibi duyabilen ama herkesten fazlasını söyleyebilendir. Öğretmendir, öğrencidir, sayılabilendir, sayılamayandır. Tutkuludur, aşıktır ama gözü bazen kendinden başkasını görmez, aynaya bağımlıdır. Sosyaldir ama içe dönüktür çok zaman, ressamdır; boyaları sözcükler, çizimi yazıdır.

Böyle daha sayfalarca anlatabilirim. Demem o ki, bunlardan çok daha fazlasıdır ama eksiği değil.

Yazar kişinin gerçeği düştür, düşü gerçek. Akıllıdır, delidir, saygındır, sınıfsızdır, yüce gönüllüdür…

Sorumluluğu vardır, birlikte yaşadıklarına karşı değil yalnızca, eşine, dostuna, hatta memleketinin en ücra köşesindeki tanımadığı simitçiye karşı…

O içinde yaşadığı topluma aittir artık.  Kimsesizdir ama çoğuldur. Yalnızdır ama toplumsaldır.

…………………………………

İşte bunun içindir ki, ben hep korktum o taşın altına belimi değil, elimi bile koymaktan.

Bu insanlar nasıl kendilerini bu kadar cesur görüyorlar?

Bana kalırsa bu deli cesaretinden veya daha uygunu cahil cesaretinden başka bir şey değil.

Sevgiler,

Naz


Fatal error: Uncaught Exception: 12: REST API is deprecated for versions v2.1 and higher (12) thrown in /home/hergun/public_html/wp-content/plugins/seo-facebook-comments/facebook/base_facebook.php on line 1044