Archive | AnlatıYorum RSS feed for this section

Uğurlar Ölmez!

24 Oca

Bir pazar sabahıydı
Ankara kar altında
Zemheri ayazıydı
Yaz güneşi koynunda
Ucuz can pazarıydı
Kalemim düştü kana
Zalimler pusudaydı
Bedenim paramparça

Çevirdim anahtarı
Apansız bir ölüme
Şarapnel parçaları
Saplandı ciğerime
Ucuz can pazarıydı
Kan doldu gözlerime
İsimsiz korkuları
Katmadım yüreğime
Bembeyaz doğruları
Yaşadım ölümüne

Uğur’lar olsun Uğur’lar olsun
Hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun
Bir keskin kalem, bir kırık gözlük
Yürekli yiğitlere hatıran olsun

Belki de hayatımda karşılaştığım ilk şaibeli olaydı Uğur Mumcu’nun ölümü… En şaşırtıcı, en korkunç!

O güne dek!

Büyüdükçe arttı tabii gördüğüm ilginç durumlar, yaşadıkça kanıksadım herkes gibi ama unutmadım, unutmadık aramızdan melekler gibi gidenleri…

Ölümünden bir kaç hafta sonraydı. Lenf kanseri olan ilkokul arkadaşımız Uğur’u, uzun süren tedavisinden sonra tam düzeleceğini sanırken kaybettik. Tıpkı Uğur Mumcu’nun ölümü gibi sürpriz bir acıyla baş başaydık. Çocuktum, onun ölümü gerçek anlamda tanıdığım ilk ölümdü.  Çok acıydı, çok yıkıcıydı. Her gün boş sırasına bakmak,  yokluğuna alışmak çok zordu.

Onun için bir şiir yazmıştım, içinden martılar, kokulu silgiler, melekler geçiyordu… Sanırım yazdığım ilk şiirdi. Sınıf öğretmenimiz Hamiyet Özgat okulda yapılacak olan merasimde hem o şiiri hem de yukarıda sözlerini yazdığım pek kıymetli Selda Bağcan’ın Uğur Mumcu’ya yazmış olduğu “Uğurlar Olsun” şarkısının sözlerini okumamı istemişti. Tabii şarkıyı biz kendi Uğur’umuz için yorumlamış, hatta defnedilirken milli bayramlardaki gibi sıraya girip, bağıra çağıra söylemiştik, bütün okul, bütün veliler…

Piri Reis İlkokul’undan Gölcük Mezarlığı’na kadar yüreğimiz ve ayaklarımız acıya acıya yürümüş, “Uğurlar Ölmesin” diye sloganlar atıp, ağlamıştık. Ulusal gazeteler Uğur Mumcu’yu yazarken yereller minik adaşını ve onun için ağlayan bizleri yazıyordu.

Bu sayede düşüncelerini, kişiliğini ölümünden yıllar sonra araştırarak öğrendiğim ve keşke yaşıyor olsa deyip sevdiğim Uğur Mumcu’yu aslında çok erken tanımıştım.

Şimdi bakıyorum da ne çok zaman geçmiş ölümlerinin ardından… O kanlı Pazardan, o acı 93 yılından.

Fakat acılar hala taze, sorular hala cevapsız, sorunlar hala aynı. İşte bu yüzden unutulmuyor acılar!  Ki bu denli acılar unutulmamalı da!

Yine diyorum ve hep;

Uğurlar Ölmez, biz onları yaşattıkça daha da büyürler ancak!

Sevgiyle,

 

Ailece Harikalar Diyarında…

21 Oca

Hayır, başlığı yanlış yazmadım, yanlış da okumadınız. Ailece harikalar diyarında dolandık biraz. Aslına bakarsanız 10 gün önce başlayan ve yaklaşık bir haftaya yayılan serüvenimizi anlatmakta çok geciktim ama hala yaşadığım güzel anların etkisindeyim diyebilirim.

Belki de henüz çocuğumuz olmadığından kendi içimizdeki çocukları gezdirmeye çıktığımız günlerden birinde Küçüksu’daki Carrefour içinde konuşlanmış kocaaaaman bir sirk çadırı gördük. Carrefour’a banyo halısı almak için gittiğimizi unutarak bir anda kalabalık gişenin önünde bulduk kendimizi. “Paris Sirki” gösterinin başlamasına son 10 dakika kala bilet alıp, çocuk ruhlarımızın elinden tutarak girdik sihirli kapıdan içeri. Bir anda küçüldük, ufacık olduk tıpkı Alice gibi.

Tüm gösterileri çıt çıkarmadan, dikkat kesilip, çiçek olup izledik:) En son ne zaman bu kadar heyecanlandığımı gerçekten hatırlamıyorum.

Yer akrobasisi yapan güzel genç kız, otrişli çemberleri önce tek elinde, sonra iki elinde, sonra ayaklarında derken son sayabildiğim havaya atıp tutarak 6 tanesini çevirdiğiydi. Onu izlerken kadınlığın zorluğunu düşündüm, iş kadını, ev kadını, anne, eş, hatta annesinin kızı misyonlarını nasıl da başarıyla evirip çevirdiğimizi…

Sonra ismini yanlış hatırlıyor olabilme ihtimalimin yüksek olduğu komedyen Mr.Lauren…Şakalarıyla, marifetleriyle, jonglör gösterileriyle ve gülmekten katıldığım sakarlıklarıyla bana Chaplin’i hatırlattı. Keşke yaşıyor olsaydı ve onu canlı izleme imkanım olsaydı.

Ardından kendini talaşların içine atıp yuvarlanan eşekler, sirklerin olmazsa olmazı becerikli köpekler, nefeslerimizi tutarak izlediğimiz ip cambazları, illüzyonist, kükremelerinden tırstığım ama acayip sevimli olan Bengal kaplanları hepsi harikalar diyarından çıkmış gibiydi. Fakat benim için en nefes kesicisi ateşli hayatta kalma showuydu.

Siz de kendinize ve çocuklarınıza güzel bir hediye vermek isterseniz biletler burada :)

Ve Bursa…

Canım memleketim diyebiliyorum artık. Orada doğup büyümedim ama 10 yıl yaşayıp İstanbul’a geldikten sonra çok özler oldum. Oradayken sevmediğim hatta nefret ettiğim şehir için şimdi nereli olduğum sorulduğunda ismini söylüyorum tüm içtenliğimle; Bursa…

Kız kardeşimin evliliğinin 3.ayında ilk defa ziyaretlerine gittik, bizi kral ve kraliçe gibi ağırladı. Mutluluklarını, huzur dolu sevimli yuvalarını görmek nasıl mutlu etti beni bilemezsiniz.

Bursa’ya kar getirdik.

Gittiğimizin ertesi günü kardeşimin eltisinin bebek mevlidi vardı. Mevlid esnasında  tıpkı filmlerdeki gibi müthiş güzel bir kar yağdı. Perdeleri aralayıp karın yeryüzünü beyaz bir örtü gibi kapatışını güzel sesli müezzin eşliğinde izledik. Bembeyaz kıyafetiyle Ozan bebeğin ilk karlı gününe şahit olduk. Allah güzel ömürler versin, çok tatlı bir bebek maaşallah.

Akşam karın keyfini çıkartmak için bulvarda yürürken Leman Cafe’ye girdik, öyle spontane. Leman Kültür eskiden de vardı Bursa’da ama daha çok rockçıların, ucuz biracıların uğrak yeri olan bir mekandı. Ne yalan söyleyeyim ben de takılıyordum arada. Ama bu yeni açılan Leman, FSM Bulvarı’nda muazzam bir mekan olmuş, bayıldım. 3 katlı, teraslı, dekorasyonu şahane bir yer olmuş. Leman’ın karikatürden geçilmeyen havasını biraz modernize edip çok daha keyifli ve “şık” bir mekan yaratmışlar. Parkelerinden, lavabolarına ve özellikle esprili ve “ucuz” menüsüne kadar herşeyiyle on numara. Bursa’da mekan işletmiş biri olarak bunun zor olduğunu biliyorum ama personel konusunda biraz daha özenli seçim yapsalar daha iyi olur diye düşünüyorum.Kavaklıdere Selection şarap ve kanka tabağıyla atıştırıp, kalktık.

DVD’cide çekişmeli film seçimini, satıcının da verdiği oyla kızlar kazandı ve Alice Harikalar Diyarında filmini aldık. Rengarenk 3 boyutlu gözlüklerimizi takıp Alice’in kaybolduğu dünyada biz de kendimizi kaybettik. Her şey çocukluğumdaki gibiydi, karakterler, mekanlar, olaylar ama değişen bir şeyler vardı. Çocukluğumun en güzel filmi teknolojinin sunduğu güzelliklerden nasibini almış ve muhteşem bir görsel şölene dönüşmüştü.

Ertesi gün erkenden uyanıp, eski mahallemizdeki Aksu Fırını’nın özlediğim tüm lezzetlerini kağıt poşetlere doldurup düştük dağ yoluna. Seyr-ü Sefa’dan Bursa’yı izleyerek kahvaltımızı edip, zincirlerimizi takıp çıktık dağa. 1.bölge mi, 2. mi derken kendimizi Monte Baia’nın önündeki pistte bulduk. İşte bir harikalar diyarı daha…

Kardeşimle eşinin hızına yetişmek ne mümkün, ben yanlarından ayrılmamaya çalışıyorum, düşersem kalırsam diye, onlar iki tur atıp geliyorlar yanımıza. Zaten canım kocacıma, ilk defa kaydığından ben bile tur bindirdim. Halimiz epey komikti ama çok eğlendik. Akşama kadar elimiz ayağımız buz kesene kadar kaydık durduk. Karnımız acıkınca sığındığımız cafede eski bir dostuma rastladım, orada çalışıyormuş. O da bizi çok güzel ağırladı sağ olsun.

Neyse efendim sözün özü, bu aralar çocuklar gibi eğleniyorum, darısı başınıza.

Hayatımızdan güzellikler, harikalar hiç eksik olmasın.

Sevgiler,

Kocasını Pişiren Kadın

10 Oca

Kocasını Pişiren Kadın! ismi gibi hem komik hem dehşet verici…

Aslına bakarsanız bugün, dün bir anda karar verip gittiğimiz ve çocuklar gibi el çırparak eğlendiğimiz Paris Sirki’nden bahsetmek istiyordum. Fakat işlerden bir türlü kafamı kaldıramayınca bu akşamki etkinliğimizin tadı damağımdayken, zencefilli çayımın eşliğinde sıcağı sıcağına anlatmak istedim.

Yedi yıldır internet üzerinden şiirlerini hayranlıkla okuduğum, yazılarımı şiirlerimi okusun yorumlasın diye beklediğim, sohbetine doyamadığım, on parmağında on marifet adam Zeki Çelik’in genel koordinatörlüğünü yaptığı Tiyatro 3′ün ilk oyunu “Kocasını Pişiren Kadın” ı izledim bu akşam, hem de kocamla:)

Zeki ağabeyim sayesinde keşfedip izlediğim oyun, İngiliz yazar Debbie Isitt tarafından kaleme alınmış bir kara mizah. Oyunun henüz gitmeyenler için çekici ve merak uyandıran tarafı şüphesiz ismi: “Kocasını Pişiren Kadın”  Tıpkı ilginç kitap kapakları gibi… Hem komik hem dehşet verici. Tabii eşimle izlemem de komikti! Çıkışta “bak yemeğin tarifini aldım, ona göre ayağını denk al” dedim. (Yalan söylüyorum demedim tabii öyle bir şey, kurdun aklına kuzuyu sokar mıyım hiç? )

—o—

Tiyatro 3′ün takdire şayan becerisi…

Aslında hepimizin izlemekten hatta duymaktan bile sıkıldığımız bir konusu var. Fazla domestik bir kadın ile seksi bir kadın arasında gidip gelen bir erkek…Kısacası hanım hanımcık ama heyecanını yitirmiş yaşlı karısını, cazibeli, genç ama ev kadınlığından yoksun kadınla aldatan adamın hikayesi. Fakat oyunun senaryosu bir yana, içten oyunculuklar, mimikler, karakterlere cuk oturan ses tonları muhteşemdi.

Ee bu muhteşem oyuncularla hatıra fotoğrafı çektirmesem olmazdı:) Kostümleriyle tercih ederdim ama yine de beni kırmadılar, çok tatlıydılar :)

Oyun 3.sahnelenişi olmasına rağmen sanki yıllardır sahnedeymiş gibiydi. Bu yüzden emeği geçen herkesi tebrik ediyor ve kendi adıma teşekkür ediyorum.

Tiyatro 3‘ün minimum dekor ve kostümle, maksimum koreografi çıkartması ise ayrı müthişti. İki ayrı ev için sadece iki masa kullanmaları ve birinin yemek masası, birininse yatağı sembolize etmesi bile çok iyiydi. Keza kadınların aynı kumaştan olan elbiselerinin model tezatlığı, ideal kadın düşüncesindeki farklılığa bir göndermeydi bana kalırsa…

—o—

Aşk karın doyurur mu?

Bu soruyu her duyduğunuzda içinizden “doyurmaz, para da lazım” diyorsunuz ama bu defa sorun para değil! Gerçekten kuru bir aşk ile muazzam bir yemek ziyafeti yer değiştirebilir mi?  İşte Kenneth’in asıl sorunu buydu. Ütülü gömlekleri, düzenli evi, muhteşem yemekleri ve son derece fedakar karısı Hillary’i sadece tutku dolu bir aşk vaad eden ve geri kalan hiç bir işten anlamayan Laura için terk edebilir miydi? Cevabını bilmek istiyorsanız mutlaka izlemeniz gereken bir oyun!

Bundan sonraki ilk gösterim 28 Ocak’ta Ortaköy Afife Jale’de kaçırmayın, MyBilet ‘ten alabilirsiniz.

Sevgiler,

Wishlist for 2012

2 Oca

Yeni yıla girerken dilek dilemeyi unuttum ama şöyle bir düşündüm ve bir wishlist yapmak iyi olur dedim.

Kendim İçin:

KİTAP OKUMAK:

2011′in son yarısında yeni iş düzenime alışmaya çalışırken ihmal ettiğim kitapları okumak istiyorum. Daha sayfalarını aralamadığım kitaplar varken yeni yeni kitaplar da aldım, hepsini bir sıraya koyup okumak istiyorum. Bir edebiyat platformunda yakından takip edip, tanıdığım değerli abim Türker Ayyıldız’ın “Vapurlara Küsmek”  isimli öykü kitabından başlamak harika olacak.

SPOR YAPMAK:

Daha çok spor yapmak, erkenden uyanıp Mayadrom’un grup derslerine katılmak, good morning pilates, bosu atletic, belly dance fit yapmak istiyorum. Tabii dışarısı buz gibiyken sıcacık havuzda yüzmek, sauna keyfi yapmak da buna dahil.

SİGARAYI BIRAKMAK:

Bu konudaki başarısızlığımı, deneme yanılmalarımı bir kenara bırakıp bu defa başarmak istiyorum. Lütfen bir şey söylemeyin, ben yapacağım:)

 

YURT DIŞI SEYAHATİ:

Gezmeyi bu kadar çok sevmeme rağmen yavru vatandan başka ülke görmediğimi üzülerek belirtmek isterim. 2012′de hedefim en az üç ülke görmek. En azından şu vizesi kalkan ülkelerden bir kaçını görebilmek…Sonra gelip size yazmak, anlatmak istiyorum.

 

DAHA ÇOK YAZMAK: 

Yazmak, yazmak hep yazmak… Koltukta otururken, yemek yaparken, arabada giderken eskisi gibi ilhamım eksik olmasın istiyorum. Tabii okumakla doğru orantılı olduğu için bu yıl daha çok okuyarak, yazmayı diliyorum.

İkimiz İçin:

Canım… Diğer yarım sevgili eşimle birlikte düşlediğim dilekler de var:

  •  GÜZEL İŞLER BAŞARMAK: Severek çalıştığımız, başarılı olacağımız, keyifli işlerin altına imza atmak istiyorum.
  •  MUTLU ANLARI ÇOĞALTMAK: 2011′de çok gezdik, birlikte çok eğlendik. Bu anları aratmayacak güzellikte mutluluklar yaşamak istiyorum.
  •  AİLEMİZE BİR BİREY DAHA KAZANDIRMAK : Evet bir bebek fikri artık daha yakın duruyor bana. Allah nasip ederse ailemizin tam bir çekirdek aile olmasını çok isterim.

 

Ülkemiz ve Tüm Dünya İçin:

  •  TERÖRÜN TARİHE KARIŞMASI
  •  BARIŞ DOLU BİR YIL OLMASI
  •  İNSANA DAHA ÇOK DEĞER VERİLMESİni
  •  FELAKETLERİN TÜM CANLILARDAN UZAK OLMASINInı diliyorum.

Bir de hepimizin temiz dileklerinin kabul olmasını diliyorum:)

Sevgiler,

2011′in Enleri – Olaylar / Gündem

30 Ara

İyisiyle kötüsüyle, güzellikleriyle üzüntüleriyle bir yılı daha bitirirken hafızamda yer eden olayları, gündem maddelerini listelemek istedim.

Aslına bakarsanız 2011 isyanların, doğal afetlerin ve acı kayıpların yılıydı. Yoo, karamsar değilim ama en kötü yılımız böyle olsun diyelim. 2012′den çok umutluyum, tüm Dünya, tüm insanlık için güzel bir yıl olacağına inanıyor, hepimiz için sağlık, barış ve güzellikler diliyorum.

Gelelim 2011′in önemli olaylarına…

2011′in Enleri – Olaylar / Gündem

10) Brezilya’daki Sel Felaketi:

11 Ocak 2011 ‘de Brezilya’da sel ve taşkınlar başladı. Afetlerde 903 kişi hayatını kaybetti,  bir çok ev, yuva sulara gömüldü.

9) Japonya Depremi ve Tsunami:

11 Mart 2011′ de Japonya’da 18 binden fazla canı yitiridiğimiz  deprem ve ardından gelen tsunami ve nükleer facia: detay

8)  Arap Baharı:

Tüm dünya Arap Baharı’yla çalkalandı. İşsizlik, gıda enflasyonu, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü, usulsuzlükler ve kötü yaşam koşulları gibi pek çok sorundan bunalmış Arap halkları isyandaydı. Tunus, Mısır, Cezayir, Libya başta olmak üzere 19 ülke her gün canları pahasına çatışmaların ortasına attı kendini. Başarılı olup liderlerini devirenler de oldu ama protestolarda hayatını kaybeden sayısı her geçen gün artıyor. Şuan için kayda geçen 37.140kişi Arap Baharı (kurbanı!) oldu. detay

7)  Van Depremleri:

23 Ekim 2011′de meydana gelen 7.2 büyüklüğünde  merkez üstü Tabanlı köyü olan Van Depremi. 604 insanımız hayatını kaybederken 60.000 kişi evsiz kaldı.

9 Kasım 2011 tarihinde ise Van’a 12 km uzaklığındaki Edremit ilçesinde 5.2 büyüklüğünde bir deprem daha meydana geldi. Önceki depremin yaralarını sarmak için giden insanlarımızı da kaybettiğimiz 40 kişiyi toprağa verdiğimiz bir afet yaşandı.

detaylar

blogumda Van

hala yapabilecek bir şeyler var

sorumlu blog da sosyal sorumluluk anlamında çok güzel işler çıkartıyor. Bloggerlardan oluşan ekibe, Van Depremi de dahil hassasiyet gösterilmesi gereken olaylarda gösterdikleri çaba ve duyarlılık için onlara da buradan kendi adıma teşekkür ediyorum. İzleyin.

6) Ekonomisi Çöken Ülkeler:

Başta komşumuz Yunanistan olmak üzere, İrlanda, Portekiz, İspanya gibi AB ülkesi ekonomileri çökme noktasına geldi.

5) Acı Kayıplar:

Başta ülkemizde teröre kurban olan şehitlerimiz olmak üzere çok canı kaybettik.  Çok ağladık arkalarından umarım 2012 de aynı şeyleri yaşamayız. Onlar için o kadar üzgünüm ki gerçekten bir şey yazamıyorum, lanet olsun terör diyorum.

23 Temmuz’da 27 yaşında Dünya muhteşem sesli bir şarkıcısını kaybetti: Amy Winehouse. Benim de hayranı olduğum Amy’nin ölümü 2011′in beni en etkileyen ölümlerinin başında geliyor. Dergi Bursa’daki köşemde ona ithafen yazdığım yazıyı da kısa bir süre sonra burada paylaşacağım.

Sansasyonlu ölümüyle beni çok üzen bir diğer genç kaybımız ise Defne Joy Foster‘dı. Bir dönem enerjimi ona benzetip bana Defne Joy dediklerinden beri onu daha bir farklı severdim.

Yine ölümüne çok üzüldüğüm isimler; 5 Ekim’de hayatını kaybeden Amerikalı bilgisayar mühendisi ve Apple’in kurucusu Steve Jobs, Jackass yıldızı Ryan Dunn 34 yaşında trafik kazası sonucu hayata gözlerini yumdu. Türkiye’nin ilk reklamcısı Eli Acıman, besteci, şarkıcı ve yazar olan güzel Esin Afşar,  türküleriyle milyonları mest eden ve milyonların son yolculuğuna uğurladığı Kıvırcık Ali, Türk sinemasının “koca çınarı” Ömer Lütfi Akad…

4) Operasyonlar:

Ergenekon devam ederken Şike ve KCK operasyonları ile devlet yeni cezaevleri kuracağa benziyor. Hala içeri alımlar devam ediyor.

3) Vizeleri Kalkan Ülkeler:

İşte bu güzel haber! Başta görmek istediğim Arjantin, GüneyAfrika, Rusya, Maldivler gibi ülkelere olmak üzere son haberlere göre 64 ülkeyle vizemiz kalktı. detay

2) Genel Seçimler:

AKP’nin yeniden iktidara gelmesi ve daha da güçlenmesi… Yorumsuz, siyaset yapmayacağıma söz verdim:)

1)  Telefonların ve Sosyal Medya’nın Önü Alınamayan Yükselişi 

Akıllı telefonlarla gelen muhteşem sosyal yaşam! Telefonlardaki uygulamalar, oyunlar hayatımızın birer parçası oldular. Artık onları neredeyse bir tek telefon için kullanmıyoruz:)

Aslında bir mikrobloglama sitesi olan ve bu sayede yeni bir haber mecrası olarak hayatımıza giren Twitter…  Özellikle Türkçe olduktan sonra  önü alınamayan bir yükselişe geçti ve hayatımıza  Erol Köse, Hilal Cebeci gibi sansasyon yaratan isimleri yeniden kazandırdı. Dedikodular, atışmalar, kavgalar hiç bitmedi. Kullanıcıların kendi içeriklerini üretmesi ve kolay erişim sayesinde herkes yazar, herkes ünlü, herkes bilirkişi oldu.

 * Yukarıdaki liste önem sırasına göre değildir. 

Şöyle bir gözden geçirince acı haberler fazla olsa da kendi özelimde güzel şeyler yaşadım bu yıl.

Kız kardeşimin evlenmesi, artık kendi işimi yapıyor olmam, ailemize yeni katılan kuzenlerimizin bebekleri, büyük bir cesaret göstererek katıldığım “Kelime Oyunu” yarışması, kuzenimin sevdiği adamla nişanlanması gibi bir sürü güzel şey oldu hayatımda.

Bunlara güldüm:

2011′in en komik videoları 

Bunları dinledim:

2011′in en iyi müzikleri

Seneye bu listeyi yaparken üzüntülü olaylar yazmak istemiyorum çünkü yazarken bile çok üzüldüm.

Mutluluklarımızın ve güzelliklerin acılardan daha fazla yer tutacağı bir yıl diliyorum.

Sevgiler,

 

2011′in Enleri – Müzik

28 Ara

İşte benim için en yararlı içerik! Unutmamak, hatırlamak ve bilhassa tarihe not etmek için:)

“2011′in Enleri” başlığı altında sizinle, müzik, sinema, olay ve gündeme dair hatırımda kalanlardan listeler paylaşacağım. Şayet Yılbaşı’na kadar yetiştirebilirsem aklımda bir kaç tane daha en listesi var.

Önemli not: Bu listeyi yapmadan önce google’a bir bakayım neler var dedim ve Google Zeitgeist ‘le karşılaştım. Henüz keşfetmediyseniz mutlaka incelemelisiniz, Google’in temiz, basit tarzına alışkınız da o grafikler nasıl müthiş ya, bayıldım, bayıldım!

İlk olarak

2011 Müziği’nin Enleri: 

10- Ajda Pekkan / Farkın Bu  

Malum Ajda’nın her daim yenilenen tarzıyla, şarkılarının zamana ayak uyduruyor olması muhteşem. Bu yaz bu albümle coştum, eğlendim, keyiflendim, enerji doldum!

9- Edith Piaf 

Nesilleri şarkılarıyla büyüten Edith Piaf, her ne kadar annemin doğum yılında ölmüş olsa da halen bir efsane olarak aramızda. Muazzam fransız aksanlı sesiyle, eşsiz şarkıları ve hayat hikayesiyle beni çokça etkileyen isimlerin başında geliyor. Özellikle Aşk Neye Yarar isimli yazımda paylaştığım şarkıyı, dinlediğim Milord’un, La Foule’ün, La Vie En Rose’un, Tu es Partout’un haddi hesabı yok:)

8-James Blunt / Some Kind of Trouble

Bu yıl Türkiye’ye de gelen James’i oldum olası çok severim ama bu sene bir farklı dinledim onu. Küçükçiftlikpark’ta verdiği ve İstanbul’u salladığı konserine gidememiş olmanın verdiği buruklukla daha da bir sevdim onu, daha bir yüceldi gözümde:)

7-Portishead

Kalabalığı ve bitmek bilmeyen trafiğiyle İstanbul’da tek sığınağım ipodum ve kitaplarımdı. Kitaplarıma softluğu ve her daim tazeliğiyle eşlik eden ise Portishead klasikleriydi.

6- Yonca Lodi / Milat

2011′in ilk yarısında ofiste kızlarla en çok dinlediğimiz şarkıların yorumcusu Yonca Lodi’ydi.Adamların bile diline takmıştık, ofisteki herkes tüm şarkıları sayemizde ezberlemişti. Bağıra çağıra hem dinledik hem efkar yaptık. Emanet, Düştüysek Kalkarız, Milat, Tavan arası şarkıları yıllar boyunca unutamayacağım şarkılardan oldu.

5- Sıla / Konuşmadığımız Şeyler Var 

Sıla’yı çıktığından beri keyifle ve imrenerek takip ediyorum. Sesiyle, şarkılarının derinliğiyle, yorumuyla, sahnesiyle inanılmaz bir yetenek.

 

4- Adele / 21

2009 Grammy Ödülleri’nde en iyi kadın şarkıcı seçildiğinde keşfetmiştim onu. “Rolling in the Deep” parçasını yılın başlarında dinlerken pek kimsenin haberinin olmadığını sanıyordum. Sahiden de öyleydi herhalde çünkü tüm dünya için en iyi çıkışını  2011′in 28 Ağustos’una yani doğumgünümde  “Someone Like You” piyano baladıyla yaptığı söyleniyor.  Ama o show bana hediyeydi, canııım, siz de üzerinize mi alındınız? :)

3- Sezen Aksu / Öptüm

Baharla beraber gelen sıcacık,  muhteşem bir albüm. Tüm şarkıları mı güzel olur,  her dakika dinlesem sıkılmam. Kıpır kıpır, fıkır fıkır! Zaten Sezen’den sıkılınır mı ya?

2- Model / Diğer Masallar

Müzik otoriteleri tarafından çok beğenilen ve benim de albüm çıkar çıkmaz hayranı olduğum harika grup. Bütün bir sene içerisinde düşünürsek her gün illaki 2-3 parça dinlemişimdir onlardan. Enerjisi çok yüksek, marjinal ve başarılılar. Bu başarıyı daha ileriye taşıyacaklarından eminim. Yeni yılda da önlerinin açık, şanslarının bol olmasını diliyorum.

Ve işte Hergunluk.com tarafından 2011′in Enleri ödüllerinde Müzik Kategorisi dalında 1.ciliği kazanan ismi açıklıyorum:) 

1- Hindi Zahra / Handmade

Hindi Zahra yarı Faslı yarı Fransız bir jazz sanatçısı. İsminin komikliğine bakmayın, sesi müziği müthiş. Kendi tarzını ilk albümünden konuşturmuş bir kadın. Onu yılın başında keşfettiğimden beri fizy listemin hep en başındaydı. Etnik müziği, stili ve müzikalitesi bambaşka… Kadın solistlerden oluşturduğum “kuzucuklarım” ve” kızlar ve hüzün” listelerimi taçlandırdı. Aslında  ilk ve son albümü  olan “Handmade” 2010 yapımıydı fakat benim için şimdiden kült bir albüm oldu bile. Yeni yıldan onun için dileğim de yeni bir albüm yapması… Umarım bu dileğim yerine ulaşır çünkü bu kadarla yetinemeeem!

 

Sevgiler,

 

Kelimeleri sarhoş eden adam; Leonard Cohen

25 Ara

“Senin gözlerinde beni olmak istediğim gibi tarif eden bir şey vardı”  Görkemli Kaybedenler kitabından / Leonard Cohen

 Az önce kelimeleri sarhoş eden bir adam, sevgili şair/yazar arkadaşım Özgür Gümüşsoy facebook’ta Dergi Bursa‘da birkaç ay önce yazdığım Leonard Cohen’in “Dance Me to the End Of Love” şarkısını paylaşmış. Ben de Leonard Cohen’i anlattığım yazımı sizinle paylaşmadığımı düşündüm, derhal harekete geçtim.

Hala aramızda yaşayan efsanelerden biri o. Henüz onun duygu yüklü şarkılarıyla ve kırçıllı sesiyle tanışmadıysanız işte kelimeleri sarhoş eden büyük üstad Leonard Cohen ve onun sessiz ama çok sesli hikayesi…

(Görselleri açınca okumak zor olursa diye aşağıda teks halini de paylaşıyorum)

Kelimeleri sarhoş eden adam:
Leonard Norman COHEN

Hani bazı geceler kaskatı kesilen ruhumuzu iki dost kelamına, şarabın esrikliğine veya yalnızlığımıza emanet ederiz. Bazen de bunların hiçbirine gerek kalmaz, bir şiirin ya da keskin bir sesin büyüsüyle sarhoş olur, ruhumuzun içsel yolculuğuna izin veririz. İşte öyle zamanların adamıdır Leonard Cohen. Onun şiirleri ve şarkıları bu yolculuğa bir davet gibidir yahut insanın içine doğru çıktığı bu yolculuğa ışık tutan görünmez bir el…
1967’den günümüze kadar uzanan müzik hayatında üç kuşağa hitap eden ve çok yönlü bir sanatçı olan Leonard Cohen, herkesin hayatına en az bir kimliğiyle girmiştir; şair, şarkı yazarı, filozof, romancı… Ama en çok da o buğulu sesiyle söylediği şarkıları iz bırakmıştır gönüllerimizde. Çünkü onun şarkıları kulakların pası için değil daha ziyade kalp içindir.
Aşkın her evresiyle ilgili anlatacak bir şeyi vardır, bu yüzden herkesin bir yarasına, bir mutluluğuna dokunabilir. Fötr şapkası, şairane duruşu, salon beyefendisi kişiliği ve centilmenliğiyle onlarca yıldır kim bilir kaç kadının rüyalarını süslemiş, “I’m your man” şarkısını dinleyen kim bilir kaç kadının hayalindeki erkek modeli olmuştur.
21 Eylül 1934’de Kanada- Montreal’de dindar Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğan Leonard Norman Cohen, 9 yaşında kaybettiği babasının vasiyeti ile edebiyata yönelmiş, ergenlik çağındaysa gitar öğrenip bir grup kurarak içindeki müzik aşkını da ortaya çıkarmıştır.
“Let Us Compare Mythologies” isimli ilk şiir kitabını 1956’da henüz üniversite öğrencisiyken yayınlamıştır. 60 ve 70’ler onun edebi hırslarıyla ve edebiyattaki kimlik arayışıyla geçmiş hatta 1963’te yazdığı “The Favorite Game” ( Gözde Oyun – Çev. Berat Çelik, Altıkırkbeş Yayınları, Aralık 2006) genç bir adamın edebiyattaki kimliğini arayışını konu alan otobiyografik bir romandır. Bu dönemde münzevi bir yaşam tercih eden yazar Yunanistan’daki Hydra adasında bazıları Türkçeye de çevrilen pek çok kült eser ortaya koymuştur.
70’lerde Suzanne Elrod ile evlenmiş, 1972′de Adam isimli bir erkek ve 1974′te ise ismini Federico Garcia Lorca’dan alan Lorca isimli bir kız çocukları olduysa da çift 1979’da ayrılmıştır.
1967’de Avrupa folk müziği tarzında başladığı müzik kariyerinin ilk albümü olan ve içinde şimdilerde hepimizin bildiği “Suzanne,” “Sisters of Mercy,” “So Long, Marianne” ve “Hey, That’s No Way to Say Goodbye” gibi şarkıların olduğu “Songs of Leonard Cohen” onu daha ilk albümle yadsınamaz büyük yetenek olarak ilan etmişti bile. Ardından 1969′da “Songs from a Room” ve 1971′de “Songs of Love and Hate” isimli iki albümle bu başarının bir tesadüf olmadığını da herkese kanıtlamıştır. Zaten Cohen’in erken dönem çalışmalarına bakıldığında, şarkılarını kaydetmeye başlamadan önce yarattığı usta edebi kimliğin altyapısıyla yükseldiği de görülebilir. Onun müzik ve edebiyattan oluşan çift kariyeri yıllar boyunca birbirlerini beslemiştir. Popüler müzik dünyasında şiir ve düzyazılarıyla edebi kaliteyi şarkılarına taşıyan nadir ve zengin bir müzikalitesi vardır.

70′lerde dünya müziği üzerine çalışan Cohen’e, 80′lerden itibaren tipik olarak bas bariton tonda söylediği şarkılarında kadın vokaller ve elektronik bileştiriciler eşlik etmiştir.
1984′de çıkan “Various Positions” isimli albümünün içinde bulunan “Hallelujah” şarkısı dünyanın her yerinde halen ilahi bir ağırlıkla dinlenen, mistik, ruhani bir şarkıdır ve birçok müzisyen tarafından yorumlanmıştır.
Onlarca yıldır ve yıllar geçtikçe değeri daha da derinleşen bir figür olan Cohen, insan hayatını acımasızca irdeleyen ve insanlığın en büyük sorunlarına dair sorular soran şarkılarıyla milyonların idolü olmuştur. Onu dinlemenin insanı karamsarlığa sürüklediğini düşünenlere en güzel cevabı; “Kendimi kötümser olarak görmüyorum. Bence kötümser insan yağmur yağsın diye bekler, oysa ben iliğime kadar ıslanmış hissediyorum” sözleriyle yine kendisi vermiştir.
O zamansız bir sanatçıdır. Hüznüyle, asil asiliğiyle, incelikli başkaldırının belki de yeryüzündeki tek örneğidir. Eserlerinde işlediği en önemli temalar din, yalnızlık, cinsellik ve kişiler arası karışık ilişkilerdir. Fakat özellikle son dönem çalışmalarında politik ve kültürel olgulara alaycı ve nüktedan yaklaşımıyla da karşılaşılır.
1994’te dünyevi işlerden uzaklaşıp Los Angeles yakınlarındaki Mound Baldy Zen merkezinde 5 yıllık bir inzivaya çekilmiş ve burada “Rinzai Zen Budist Rahibi” ünvanını kazanmıştır.
2001’de yeniden müziğe dönen Cohen, “Ten New Songs” isimli albümü yapıtlarının arasında en melankolik olanıydı. 2004’te halen birlikte olduğu Amerikalı jazz sanatçısı sevgilisi Anjani Thomas ile “Dear Heather” isimli bir albüm çıkarttı. Yine 2006’da birlikte yazdıkları albüm “Blue Alert” geniş yankı uyandırdı. Albümdeki tüm parçaları seslendiren Anjani için bir eleştirmen “Cohen’in kadın olarak yeniden doğmuş hali” ve “tek bir nota bile seslendirmemiş olsa da Cohen’in sesi, albüme bir sis gibi sinmişti.” diye yorumladı.

Kanada’da çok satanlar listesine bir numaradan giren şiir ve çizimlerden oluşan kitabı “Book of Longing” 2006’da yayınlandı ve tüm dünyada çok çabuk tükendi.
2008 onun için tam bir dönüm yılıydı, 40 yılı aşkın bir repertuarla tüm dünyada canlı performans sergiledi. Kapalı gişe verdiği konserleriyle 2008 yılına damgasını vurdu. “En esin verici bestecilerden biri” olduğu için Amerikan Rock’n Roll Hall of Fame’ e kabul edildi.
Cohen’in şarkıları ve şiirleri pek çok başka şarkıcı ve şarkı yazarını etkiledi. Eserleri 1000′den fazla kere başka sanatçılarca yorumlandı ve kaydedildi. “Canadian Music Hall of Fame” ve “Canadian Songwriters Hall of Fame”e kabul edilen Cohen, ayrıca ülkenin en büyük sivil şeref madalyası olan “Companion of the Order of Canada” ile ödüllendirildi. Böylece en güçlü ve etkileyici şarkı yazarları arasındaki yerini belgeledi.
Şuan Los Angeles’da yaşamını sürdüren Cohen, çağımızın belki de en önemli ve en etkili şarkı yazarlarından olmasının yanı sıra ironik şiirleriyle de çağa derin izler bırakan güçlü bir şairdir. Şimdiden efsaneleşen ve sanatıyla yıllara meydan okuyan Cohen, daha onlarca yıl kelimeleriyle bizleri sarhoş etmeye devam edecek.

Cohen’den…
“Aşk bir çeşit zafer yürüyüşü değildir.” Hallelujah şarkısından
“Şiir sadece hayatın bir delilidir. Hayatınız iyi yanıyorsa şiir sadece küldür.”
“ Senin gözlerinde, beni olmak istediğim gibi tarif eden bir şey vardı.” Görkemli Kaybedenler kitabından
“Uykusuz son sığınak uyuyan dünyada üstünlük duygusudur.”
“Teldeki bir kuş gibi
eski bir gece yarısı korosundaki sarhoş gibi
kendimce denedim özgür olmayı.” Teldeki Kuş şiirinden.

• Cohen katıldığı bir festivalde Colombia Records’dan John H.Hammond’ın dikkatini çekmiş ve tüm albümleri aynı plak şirketinden çıkmıştır.
• “Chelsea Hotel no 2” ve “Lover Lover Lover” isimli şarkılarını 1974’te ilişki yaşadığı Janis Joplin için yazdığı iddia edilmiştir.
• Son stüdyo albümü olan The Future ile aynı ismi taşıyan şarkısında “Geleceği görüyorum kardeşim: cinayet var” der. Bu albümde bulunan satirik marş özelliği taşıyan “Democracy” isimli şarkı içlerinde Bill Clinton’ın da bulunduğu bazı politikacılar tarafından kullanılmıştır.
• 1996’da Budist tapınağında “sessizlik” anlamına gelen Jikhan ismini almıştır.

Ve Leonard Cohen’in yukarıda bahsettiğim o muhteşem kült şarkısı;

Sevgiler,

Hafta sonu ayrı mı yazılır?

18 Ara

Merak etmeyin Türkçe dersi değil!

Bu yazıya başladığımda başlığın “muhteşem hafta sonu” olmasına karar vermiştim fakat sonra hafta sonu ayrı mı yazılır birleşik mi emin olamadım. Bu kadar sık kullandığımız bir kelimenin yazılışını karıştırdığım için kızdım kendime, yıllarca  “Hafta sonu” diye dergi yayınlandı onda da mı dikkat etmemişim. Neyse efendim hafta sonu ayrı yazılan birleşik bir kelimeymiş, bunu öğrendim.

Neden başlığı değiştirdim; çünkü geçirdiğim hafta sonu ayrı yazılan birleşik kelimeler tadında metaforlarla doluydu.

Hızlı, koşturmalı, eğlenceli, ilkler yaşanan ve son derece keyifli geçen muhteşem hafta sonumuzdan geriye birleşiklerimizden ayrı kalan kelimeler gibi kaldık her birimiz.

* Kız kardeşim ve eşi geldiler Bursa’dan. Kardeşimle yağmurlu bir İstanbul günü Kadıköy’ü altüst ettik, eve gelip diy projeler yaptık, kahveler içtik. Ertesi günü uzun kahvaltılar, sohbetler ettik hep birlikte. O bunları blogunda anlattı. Gez, gör, al, sarıl, sevin, ayrıl.. dedi. Son kelimeyi sevmedim! Hepsini yaptık da kelimeler gibi ayrıldık saatler gösterince gitme vaktini…

Ömer Sirel Photography

 

* Kuzenim nişanlandı, her şey olağanüstü güzeldi, Burçinimiz denizkızı gibiydi, allı pullu elbisesiyle ortalığı kasıp kavurdu. Oynadık, zıpladık, heyecanlandık, eğlendik, duygulandık, ağlaştık, şarkı bile söyledim onlar için… Diğer kuzenim Batuhan geçen hafta demiş ki Burçin’e;  “ee n’olcak nişanlanacaksınız Hakanla sonra gidip ayrı evlerde uyuyacaksınız yine” Haklıydı. Hakanla Burçin birleşik kelimelerdi,  Hakan derken Burçin, Burçin derken Hakan geliyordu isimlerinin önüne. Misal biz onları tek başına anmadık nicedir. Ama ne yazık ki bir süre daha ayrı yazılacaklar taa ki ömürlerinin en kutsal imzalarını atana ve isimlerinin yanına en yakışan isim gelene dek…

*Ve babam… Başım onun dizinden ayrılalı çok oldu aslında. Yaşananlar bir yana, sevgi diğer bir yana… Bazen merhametli olduğum için kızıyorum kendime, bazen de bu merhameti de babamdan aldım diye övünüyorum. Kanımdı, canımdı, babamdı ya geriye kalan yükleri taşımaya alışmıştım nasılsa, aynı rotayla devam edebilirim elbet yoluma. İlk defa evime geldi, ilk defa benim pişirdiğim böreği yedi evimde, sonra gitti(!) Evet ayrıydık, neredeyse on yıldır birlikte soluduğumuz hava öylesine azdı ki hepsini toplasan bir odayı doldurmazdı. Ama babamdı, her ne kadar ayrı kalsak da onunla, adımdan sonra adı yazacaktı bir ömür nüfusumda…

Ayrı yazılan bütün birleşik kelimelerin birleşik yazılmasını diliyorum önce “her şey“in! :)

Sevgiler,

Karşı kıyıdakilerin… Bizim hikayemiz: Dedemin İnsanları

9 Ara

“6 soru cümlesinin içinde ilk akla gelenin aslında en cevapsız oluşu ne tuhaftır değil mi ? Kim? Ne? Nerde? Ne zaman? Nasıl? sorularının mutlaka doğru ve kesin bir cevabı varken… Neden… hep değişik cevapları ve yeni soruları getirir. Diğerlerinin tüm cevaplarını görebilir hatta elimizle dokunabilirken Neden insanın içinde bir yerde gizlidir. Bu yüzden mi en çok Neden’i merak ederiz dede?” Ozan / Dedemin İnsanları

Nedenini bilemediğimiz bir çok, bir çok sebepten biridir onlarla karşı kıyılarda oluşumuz, dağların, denizlerin ayırması bizi ya da sadece bir sokağın!
Ötekiler! Ötekileştirdiklerimiz ya da bizi ötekileştirenler.
Şimdi alıp gitsek bavulumuzu nasıl da sıcak karşılarlar bizi oysa, size geldik desek, katıksız sevgiyle ve sadece size!

“Ooo Turkish, biz dostuz gel” derler, aynı filmdeki gibi. Geri kalan her şey siyasi oyunlardan ibaret, biz dostuz. Ve aslında tüm dünya insanları, biz dostuz! Hem zaten onlar bizim için karşı kıyıdaysa biz de onlar için karşı kıyıda değil miyiz? Yani bu hem karşı kıyıdakilerin hem bizim hikayemiz! Hepsi aynı. Gerisi teferruat…

Bir şekilde girdim konuya ama aslında nasıl başlayacağımı bilmediğimden filmin final müziğini açmıştım ve finaldeki boğazımın düğümlenişini şimdi yeniden hissettim.
Koltuğumdan kalkarken patlamış mısır kesesinin altına sıkıştırdım mendili gözlerime zor yetiştirdim dün gece. Kimse ağladığımı görmesin diye koşar adımla sinema salonunu terk edip ters yöne doğru ilerlerken eşim yanıma geldi, en az o da benim kadar bitaptı. Gözünde canlananlar yine gözünden sel olup gitmek istiyordu, biliyorum. Yoksa “gel hadi lavaboya gidelim önce” demezdi. Ama erkekti ya, benden daha ağlak olamazdı, daha da saklamalıydı gözyaşını.

Dün akşam Çağan Irmak bizi geçmişimizle, özümüzle, kaybettiklerimizle, değerlerimizle, merhametimizle, en önemlisi de ötekileştirdiklerimizle yüz yüze getirdi. Ve bunu öyle ustalıkla yaptı ki ne bir eksik ne bir fazla. “Dedemin İnsanları” tıpkı “Babam ve Oğlum” filmindeki gibi senelerce hafızamızdan silinmeyecek hatıralar bıraktı bizde. Film kurgu olmadığından ve Çağan Irmak’ın kendi yaşam öyküsünden senaryolaştırıldığından hiçbir boşluğa, soru işaretine yer bırakmadı. Belki de bu yüzden bu kadar sıcak, bu kadar doğal ve güzeldi. Bu yüzden hepimizin dedelerinden, ananelerinden öyküler, hepimizin topraklarından izler taşıyordu.

İzmir’de 80 yılında, ihtilalin ilk zamanlarında geçen film, Girit göçmeni bir adam ve onun torunu üzerinden aslında ülkemizin nasıl büyük bir değişiklik yaşadığının altını çiziyor.

Filmdeki tüm replikler, karakterlerin gerçekliği ve dolayısıyla hiçbir karakterin tahlilinde hata olmayışı beni filme bağlayan en büyük nedenlerden biri. Tüm oyuncuların oyunculuklarıyla ilgili diyecek hiçbir söz yok, hepsi muhteşemdi, hepsinin bu projeye inanarak bağlandığı çok belliydi. İlk sinema filmi olan Gökçe Bahadır daha ilk filmden aranan bir beyaz perde yıldızı olacağını kanıtladı bana kalırsa. Yine bildiğimiz Çağan Irmak filmleri kadrosundan dev isimler olduğu gibi aslında filmde çok kısa sahneleri olan ama iz bırakan oyuncular da vardı. Bunların başını Ezgi Mola çekiyor. Filmin en etkili sahnelerinden birinde yer almasının dışında, mimikleriyle her şeyi anlatabiliyor olması bence ne denli yetenekli olduğunun göstergesi. Keza çırak olan küçük Tahsin rolünün hakkını vermiş, resmen evlat edinmek istedim çocuğu, öyle sevdim. Bir yandan da bana babamı hatırlattı, babamın çocukluğunda kese kağıdı yapıp, pazarda satarak okul harçlığını çıkarttığı hikayesini…

Gerçek ismi, Hakan Arkal. Çağan Irmak onu Mardin’de Sıla dizisinin yaptırdığı Sıla İlköğretim Okulu’nda bulmuş ve “işte budur!” demiş.

Aslında konuyla da filmle da ilgili anlatacak çok şey var. Fakat eminim siz de mutlaka izleyeceksiniz çünkü bu film elbet önünüze çıkacak bir yerlerde, karşı koyamayacaksınız. Bu yüzden spoiler vermek istemiyorum ama birkaç replik yazmadan da gitmeyeceğim. Ne kadar yine yine izleyecek olsam da, şimdilik bu güzel cümleleri unutmak istemiyorum.

Mehmet: Ben gördüm. Çok gördüm. Bir daha da çocuk olmadım zaten
Ozan: Biz toslamamız gereken neyse ona tosladık… Onunla büyüdük…
Nadire: Kimse kimsenin yerine ölmez… Bilakis doğar.
Peruzat: Valizleri sevmem ayrılık getirirler.
Nadire: Bizim buralarda tam akıllı kim var Allah aşkına, herkes azcık üç şekerli.
Mehmet: Kırk yıllık assoliste şarkı mı öğretiyon sen?

Ve işte hala kulaklarımda çınlayan o şarkı, (final şarkısı) Rena Dallia’nın muhteşem sesinden Gülbahar

Nedenini bilmediğimiz soruların cevaplarını kendi içimize tuttuğumuz aynayla bulabilmek dileğiyle,
Herkese iyi seyirler, sevgiler.

Sağa çek fotoğraf çek! 2

6 Ara

Yollar…Uzar gider önünde
Seyir edersin ya da seyredersin

Benim için en güzel terapidir yol. Tabii yormayan, tehlikeli olmayanları… Hele ki sevdiklerimle isem ve teypde güzel bir ezgi varsa, dönüşü düşünmeyecek kadar vakit varsa eğer, yaslanırım arkama ve yolun gittikçe kendine çeken büyüsüne kaptırırım kendimi. Yol aldıkça kalkar üzerimdeki ağırlık, uzaklaşır acım, içim açılır. Yol anlar insanı, hüznünü alıp varışa kadar süren bir heyecan bırakır gönlüne. Bundandır belki de en mutsuz anlarımızda kaçıp gitme, uzaklaşma isteğimiz!

Yolda sadece seyir edenlerden olmadım hiç, kafamı koyup uyumuşluğum çok nadirdir, hep cam tarafına oturmak isteyenlerden oldum. Camım, perdem açıktır hep, gündüzünü de gecesini de bir başka severim yolların. Gecenin karanlığında kilometre tabelalarını okumayı severim misal, parlayan yol çizgilerini, bir anda beliren şehir ışıklarını, başka güzeldir gecesi yolların. Gündüzünde keşfetmeyi severim uzaktaki köyleri, denize paralel gitmeyi, kahverengi tabelaların götürdüğü tarihi yerleri, bitki örtüsü değişikliklerini izlemeyi…

Gece çekip almadan güneşi, güneşin son bir defa denize selam verişini seyretmeyi severim misal…

Sürprizlerle doludur yollar. Bir bakarsınız aşılmaz denen dağdan aşağı indiğinizde denize kavuşturur sizi, bir bakarsınız unutulmuş bir beldeye çıkartır yolunuzu. Yol da su gibi akar, yatağını bulur!

Ama gitmek iyidir, yanınıza alacağınız hiçbir şey yoksa da iyidir gitmek. Yol sizi götürür, bazen bir baston bile fazla gelir insana!

YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

Pablo Neruda

Yolları da, önüme çıkardığı sürprizleri de seviyorum!

Ve hangi yolu seçerseniz seçin o yolun sizi mutlu etmesini, sizi güzelliklere ulaştırmasını diliyorum.

Sağa çekip fotoğraf çekmeyeyse devam! :)

Sevgiler,

Plugin from the creators of Brindes :: More at Plulz Wordpress Plugins