Archive | GeziYorum RSS feed for this section

Lomography FishEye Fotoğraf Makinesi Çekilişi

17 Mar

İlk defa blogumda bir çekiliş duyuruyorum. Ama bu çekilişin hediyesini görünce dayanamadım ve çok istedim. Üstelik çekilişi yapan blogu da yeni keşfetmeme rağmen çok sevdim. Ben şansımı deneyeceğim, kendime rakip yaratıyorum ama belki siz de denemek istersiniz?

İlginç Etkinlik ve Aktivitelerin habercisi <<OMActivities Blog>> ödüllü bir çekiliş düzenliyor. Bu çekiliş sonucunda 1 adet Lomography Fisheye Analog fotoğraf makinesi hediye olarak verilecek. Siz de bu hediyeye sahip olmak  istiyorsanız katılım bilgilerine bu linkten ulaşabilirsiniz.

Peki Lomography FishEye fotoğraf makinesi ne yapar?

İşte böyle balık gözü harika fotoğraflar çekmenizi, çekerken eğlenmenizi sağlar:)

Sizce de şahane bir makine değil mi?

Oltayı atıp balık gözü makineyi kim yakalayacak acaba?

Bol şanslar!  :)

Karadeniz Mutfağı’na Fena Sardık

12 Mar

Nur Abla, Nalia

Karadeniz Mutfağı en çok merak ettiğim mutfaklardan biridir. Belki de aslımın Karadenizli olmasındandır kimbilir. O topraklarda hiç yaşamamış, hatta neredeyse görmemiş olsam bile en azından dedemin babasının o topraklarda ömrünün geçtiğini, o kültür ile yoğrulduğunu yani soyumun hamurundaki o Karadenizliliği yok sayamam. Aslına bakarsanız Sinoplu, Karadenizli olmanın enerjisini ve aynı zamanda ağırlığını bir arada taşıdığıma inanıyorum. Neyse gelelim Karadeniz Mutfağı’na… Hani diyorum ya; ben bizimkilerde görmedim, çünkü babaannem de olay kırılmış, kendisi muhteşem yemek yapar ama Bursalı olduğundan Karadeniz lezzetleri evimize hiç girmedi diyebilirim. Ama içimde hep yaradır.

İstanbul’da uzun zamandır dikkatimi çeken bir mekan vardı ismi Nalia. İçerenköy tarafından Bostancı köprüsüne gelmeden hep görüyordum. Bembeyaz bir köşk, sonradan restore edilmiş. Tabelasındaki Karadeniz Mutfağı  yazısını ne zaman görsem ya şuraya da bir gelemedik diyordum ki geçenlerde gittik.

Nalia arşivinden

Öncelikle mekan nostaljik ve genel olarak iyi dekore edilmiş. Çok şık diyemesek de kurumsalı, temizliği, sadeliği yöresel lezzetler sunan bir restorana göre çok çok güzel.  Fiyatlar da kaliteye göre ekonomik bile sayılabilir.

Fotoğraf bana ait

Neler yedik? 

Mısır ekmeği // Ücretli, iki küçük kare dilim geldi, tadımlık gibiydi.

Baharatlı Zeytinyağı // İkramdı, aynı zamanda mısır ekmeğinin kuruluğunu alan güzel bir başlangıçtı

Karalahana Çorbası // Çorba gibi değil de neredeyse sulu yemek kıvamında ben pek karışık şey sevmiyorum ama eşim bayıldı.

Turşu Biber // İkram, gayet güzeldi.

Mıhlama // Daha önce de birkaç defa yemiştim, ama bu hayatımda yediğim en iyi mıhlamaydı.

Kuru Fasülye // Çayeli fasülyesi, yağı biraz fazla ama taneleri dolgun ve tadı enfesti!

Akçaabat Köfte // Ben daha farklı bir tat hayal etmiştim çok bir orijinalliği yok ama lezzeti gayet yerindeydi.

Daha önce yine bu blogumda çok sevdiğim Trabzon Pidesinin adresi Lider Pide‘yi anlatmıştım size. Lider’in kavurmalısından kıymalısına tüm pide çeşitleri harika, detayları buradan okuyabilirsiniz.

Vee Nur Abla

Gazete arşivinden

Burnumuzun dibine, Çekmeköy girişine açılan Nur Abla aslında oldukça eski. Daha önce de Ümraniye Tepeüstü’nde müdavimleri varmış, hala da var. Ama biz buradakini keşfettik ve fena sardık. Mekan olarak da kocaman, ferah, tertemiz. Kadın elinin değdiği her halinden belli. Hafta sonları ve çocuklu aileler için de ideal.

Anonim görsel

 

Neler yiyoruz?

 

Kara Lahana Dolması // Ben içini eşim dışını yiyor:)

Mıhlama // Nalia’nınki daha güzel bunların peyniri biraz tuzsuz.

Pide Çeşitleri // Özellikle kavurmalı kaşarlısı muhteşem.

Anonim görsel

Aynı zamanda Nur Abla’da çeşitli ev yapımı reçeller, Karadeniz yaylalarından ballar bulabilirsiniz.

Şimdi sırada Fasülye Kavurması ve Hamsili Pilav var. Aslında Hamsili Pilav’a karşı bir nebze ön yargılıyım. Eğer bunu aşarsam Hamsi tatlısı bile yiyebilirim.

Karadeniz Mutfağı son dönemde gerçekten yükselen yıldız. Hani pideciler, kuru fasülyeciler hep vardı ama artık tam yöresel lezzetler de özellikle İstanbul’da pek çok yerde bulunuyor. Yeni yeni Karadeniz restoranları açılıyor. Sizin de bildikleriniz varsa lütfen paylaşın, deneyimleyelim. Umarım bir gün her birini yerinde de yeme şansımız olur. Kızım biraz daha büyüsün bir Karadeniz turu yapmak istiyoruz inşallah.

Çünkü Karadeniz Mutfağı’nı tanıdıkça seviyor, sevdikçe kendimi daha çok oralı gibi hissediyorum, sevdikçe yiyorum da bu kiloları ne yapacağız işte onu bilmiyorum:)

Tavacı Recep Usta – Bursa

11 Tem

Hafta sonu kardeşim ve eşi sizi  “Meşhur Tavacı Recep Usta” diye bir yere götüreceğiz harika, bayılacaksınız dediklerinde gözümde küçük, saç kavurma ve tava yemekleri yapan alelade ama lezzetli bir mekan canlanmıştı. Kardeşim “akşam giderken üzerimizi değiştiririz” deyince şaşırdım “nasıl yani şık bir yere mi gidiyoruz ki” dedim. “Çok güzel, gidince görürsün, yeni açıldı” dedi. Zaten eski olsa 3 yıl öncesine kadar Bursa’da yaşayan ve restorancılık, otelcilikle uğraşan biri olarak mutlaka bilirdim.

Mekana girdiğimizde ilk izlenimi şahaneydi, otoparkı, valelerin temizliği, ardından giriş lobisi, mobilyalar, dekorasyon herşey çok hoştu. Tek eksik kapıda karşılayan bir hostesin ya da bir görevlinin olmamasıydı. Kendim için demiyorum ama Bursa halkı ilgi ister, karşılanmak, pohpohlanmak hatta tanınmak ister bunu eski tecrübelerime dayanarak söylüyorum:)

Hava çok güzel olduğu için dışarda oturmayı tercih ettik, dışarı çıkarken kapalı mekanı görme ve inceleme şansım da oldu. En güzel özelliği tavanın yüksekliği ve bir kaç farklı mobilya grubu tercih etmiş olmaları. Çünkü bu kadar büyük kapalı mekanlarda tek tip mobilya olunca resmen sıkıcı bir yemekhaneye dönüyor. Özellikle cottage tarzı çiçekli koltukları ve beyaz fransız sandalyeleri çok beğendim.

Bahçeye çıkınca kendimi bambaşka bir yerde hissettim. Neredeyse 3 metre yüksekliğinde kafesler ve içlerinde aynı türde onlarca kuş… Kafeslerde kuşların zaman geçirebileceği ve kendilerini doğal bir ortamda hissedebilecekleri örgü sepetler, ahşap yuvalar, dallar muhteşemdi.

 

Muhabbet kuşları için bir kafes, sultan papağanlar için bir kafes, güvercinler için ayrı bir kafes… Gerçekten çok özenilmiş,  kafesler tertemizdi. Sürekli bakımlarının yapılıyor olduğu belliydi.

Kuşlar çok mutlu görünüyorlardı, cikcik ötüyorlar, yemlerini yiyorlar, kimi uyuyor, kimi öpüşüyor, kimi tünediği yerden insanları izliyor hepsi kendi türleriyle uyum içinde, eğlenerek yaşıyorlar.  Eşimle en çok bu kuşa güldük, doğal bir güvercin değil sanırım ama tipi çok komik, ismini yargıç koyduk, hakim yaka tüyleriyle kafesinin en bilgesi duruyordu.

Bir de şu tek yuvaya sığmış kuşları görünce çekmeden edemedik, nasıl da tatlılar baksanıza, tıpkı bizim gibi aynı yuvadan bakıyorlar dünyaya:)

Neyse artık lezzetlere gelelim. Mekanın en meşhur yemekleri kuzu etli saç kavurma, kaburga dolması ve kuzu gerdan. Mekana adını veren ve aynı zamanda sahibi Recep Usta Diyarbakırlı bir aşçı. Aşçılıktaki ilk ustalığı da gerdan haşlamadır. Yılmaz Erdoğan’ın sevilen şiirindeki “Ben seninle bir gün Veysel Karani’de haşlama yeme ihtimalini sevdim ” dizesinde geçen lokantanın aşçısı ve  haşlamayı yapan ise Recep Usta’dır. Lezzetlerini  2000li yıllarının başında ilk olarak Ankara’da tattırmaya başlayan Recep Usta kısa sürede İstanbul, İzmir ve şimdi de Bursa’daki şubeleriyle bir zincir haline gelmiş.

“Farklı bir tat, güzel bir yemek, iyi bir hizmet sunmuşsam dünyanın en mutlu insanı benim” diyen Recep Usta’nın eli de bir bol ki sormayın, alacağınız yemekleri kaç kişiyseniz ona göre alın. Mesela biz 4 kişi 1 saç kavurma 1 kaburga dolmasıyla tıka basa dolduk. Yemeklerin çoğu 2 kişilik. Hatta çok aç değilseniz 3 kişi yanında gelen ikramlarla beraber 1 kaburga dolmasıyla doyar.

İkramlar demişken ortaya gelen her şeyin lezzeti harika, gittiğimiz gün orta alanda çiğköfte show vardı, sonra masalara dağıtıldı, hem de etli:( Biliyorsunuz dışarıda artık yasak ama böyle yerde de yenilirdi. Fakat hamile olduğum için kokusuyla yetindim. Ardından haşlama içli köfte ve kuru patlıcan dolması geldi, herkese 1′er tane tadımlık ama şahaneydi.

Patlıcan sevmememe rağmen hapır küpür yedim. 20 haftalık hamileyim ilk defa dışarıda salata yedim, tertemiz ve çok iştah açıcı görünüyordu. Taze otlardan, rokalı, fesleğenli ve tabii ki nar ekşili harika bir yaz salatasıydı. Onun dışında kasede servis edilen sulu, isotlu, domatesli ezme geldi. Yemekle beraber sormadan masaya gelen bol köpüklü yayık ayranı, bakır kapta ve bakır kaşıkla servis edildi. Bu adisyona eklenmişti sanırım içecek siparişi vermezseniz otomatik olarak masaya geliyor:)

Öyle çok ikram var ki olsun o kadar diyebiliyorsunuz. Yemekten sonra gelen dondurmalı irmik tatlısı ve cevizli sıcak baklava olağanüstüydü.

Hemen arkasından geleneksel kostümüyle mırra kahve servis eden garson geldi. Arap kökenli acı ve koyu kahve minik fincanlarda servis ediliyor ve tek yudumda içmek zorundasın. Mideyi rahatlatma özelliğinin yanı sıra fincanının elden alınıp ele geri verilmesi. Eğer fincanınızı kazara masaya bırakırsanız bahşiş vermek zorundasınız.

Foursquare’dan check-in yaptığımız sırada birkaç kötü yoruma denk geldik ama biz hiçbir sıkıntıyla karşılaşmadık. Servisin kötü ve yavaş olduğundan bahsedilmiş ama bize son derece işini iyi bilen bir garson denk geldi. Belki kalabalık günlerde sıkıntı yaşanabilir ama personeli gayet yeterli görünüyor, tabii bilgili ve kalifiye personel ne kadar onu bilemem.

Fiyatları ise bu hizmetlere göre gayet güzel, ucuz değil elbet ama bunca ikramı görünce evet hak ediyor deyip, paranızın karşılığını aldığınızı düşünüyorsunuz.

Bursa’da olanlar veya yolu Bursa’dan geçeceklere duyurulur! Acilen İstanbul’daki mekanlarını keşfetmeli!

Afiyet Olsun.

Konum ve menüyle ilgili her türlü bilgiyi sitesinden öğrenebilirsiniz: tık 

 

Hergünlük Tatile Çıkıyor!

9 Haz

Havalar ısındı, annemin sitesinde havuz açıldı, Bodrum’da işler de var, ee o zaman bize bye bye!

Hergünlük 1 hafta Bodrum’da! Oradan da yazarım desem yalan olur bence, gelince gezi notlarımı heyecanla yazacağım.

Bu defa uçakla değil kendi arabamızla road trip tadında gideceğiz Bodrum’a, benim göbek / bebek fazla büyümeden gidelim dedik, bir daha fırsat olmaz…

Tatil Listemde neler var?

Bol bol elbiseler, şifon etekler, beli lastikli şort, tunik, yeni aldığım hamilelik salopetim, saç bantları, terlik ve sandalet, kocaaman şapkalar ve gözlüklerim, yüksek faktörlü krem, after sun, yolda giderken dinlemek için güzel MP3ler, müze kartım, yelpaze, peştemal, fotoğraf makinem, şarjlarım, kişisel bakım eşyalarım…

Bu arada birşeyler unutmamak için hazır liste var mı diye bir bakayım dedim az önce, valizim.com ‘u keşfettim. Bence süper bir düşünce, insan bir de benim gibi son dakikaya kaldıysa böyle birşeye ihtiyaç duyabilir. Valizim’de siz sadece  kaç günlük bir tatil istediğinizi, hangi vasıtayla gideceğinizi ve bunun gibi 8 soruyu daha yanıtlıyorsunuz o size otomatik bir liste oluşturuyor. Faydalı bir uygulama, tavsiye ederim.

Şimdilik hoşçakalın!

Sevgiler,

Galata’dan bakış…

9 May

Biliyorum uzun zamandır gezi yazısı yazmadım, çok gezdiğim için yazacak vakit bulamıyorum desem… :) Havalar ısındıkça beni her yeni gün heyecanlandırıyor, hele ki hafta sonu gelince hemen planlar yapmaya başlıyorum, nereye gitsek? ne yesek? neler fotoğraflasak? Bu Cumartesi için rotamızı çizdim: Eski İstanbul ve tabii ki Galata!

Arabamızı Üsküdar’da bırakıp motorla Kabataş’a geçtik. İlk defa beraber fünikülere de bindik, pıtır pıtır Taksim’e çıkıp hemen hamburgerlere saldırdık. Amacımız önce Galata’ya kadar yürümekti ama zaman kaybetmek istemediğimden ve mağazalara dalarım da tarihi bir geziyi alışverişe döndürürüm korkusuyla tramvaya atladık. Aslında yürürken tramvayın zili bizi kendimize getirdi geri dönüp bindik çufçufa…

Eğlenceli tabii ama onun yolundan çekinmeden yürüyen insanlar yüzünden iki üç kere kaza tehlikesi atlattık. Tünelde yani son durakta inip müzik aletlerinin satıldığı sokaktan aşağı Galata’ya indik. Önce turistler kalabalıklaşmaya başladı sonra satıcılar. Mis gibi hıyarları görünce dayanamadık kilosu 50 krş olan hormonlu salatalığın tanesine 1 lira verdik ya neyse:)

Belki benim gibi ve aslında İstanbul’da yaşayan pek çok insan gibi siz de Galata’yı sadece kıtalar arası vapur yolculuklarında veya Beyoğlu’nun bir ara sokağında size göz kırparken görmüşsünüzdür. Hani bir sokaktan aşağı bakarken bir anda karşınıza devasa kukuletasıyla çıkıvermiştir de yanına kadar gidememişsinizdir. Bence daha fazla ertelemeyin ve gidip İstanbul tarihinin en güzel yapılarından biri olan Galata’da bir ayak izi bırakın ve muazzam manzarasının keyfini çıkartın.

Gidebiliyorsanız hafta içi gidin çünkü malum turist sezonu açıldı ve girmek için deli gibi sıra bekliyorsunuz. Girdikten sonra asansör sırası, yukarıda tur atarken fotoğraf çekme sırası, yürüme sırası, wc sırası, aşağı inmek için yine asansör sırası…Sonunda bayılmak istemiyorsanız hafta içi gitmeniz daha mantıklı. İçeride sizi karşılayan, asansörde sıraya koyan, cafe&restoran kısmında çalışan personel fazla yetersiz ve çoğu İngilizce dahi bilmeden kabaca yönlendirme yapıyorlar. Hatta bizim şansımıza merdivende iki garson  birbirine girmişlerdi, o kalabalığa aldırmadan, nerede olduklarının farkında olmadan küfürler havada uçuşuyordu. Bu personel olayına el atılması ivedilikle elzem!

Neyse efendim yukarıda bir manzara var, akıllara zarar. Kulenin üzerinde hafif bir rüzgar eşliğinde 360 derece dönüyorsunuz, İstanbul’un tüm sureti ayaklarınızın altında… Allahım bir şehir bu kadar mı güzel olur, 360 derece yapının neresinden bakarsan bak her yeri güzel. Kapıdan çıkınca sizi karşılayan Beşiktaş, Kabataş, Karaköy ve Anadolu Yakası’nın sisli silueti mi dersiniz, biraz ilerleyince Topkapı ve Sultanahmet’in Kaf Dağı’nda bir masal şehri gibi size yeşillikler arasından gülümsemesi mi? Galata Köprüsü’nün yorgun bir balıkçı gibi duruşunu mu izlemek istersiniz yoksa Haliç’in sukunetli bilge halini mi?

Yukarıdayken kestiğimiz bir cafeye gidip biraz daha teras keyfi yaptıktan sonra Beyoğlu ve Galata’nın mistik ara sokaklarından aşağı salınıp Karaköy’e vardık.

Eminönü aktarmalı Üsküdar vapurunu ararken hiç görmediğimiz bir yerini daha gördük İstanbul’un. Vapur iskelesinin kıyısına kurulmuş balık pazarı ve balıkçı çadırlarının üzerine tünemiş onlarca martı… Aralarında bu leylek kardeşi de görünce bu yılın çok gezmeli bir yıl olacağına emin oldum:)

Bu şehir her gün sövdüğümüz kalabalığına, trafiğine, betonlaşmasına rağmen binlerce yıldır güzelliğinden hiç bir şey kaybetmiyor. Boğazında yüzen gemileriyle, denizinin sokak çocukları martılarıyla, büyülü tarihiyle, kaleleri, sarayları, köprüleriyle bizi büyülemeye devam ediyor.

Sevgiler, bol gezmeler…

 

Neler oluyor, neler istiyorum?

17 Nis

İlk defa mı bu kadar ayrı kaldık ne? Yeni işlerimiz, hayatımızdaki güzel gelişmeler, bir yandan üzücü hadiseler oldukça yoğun haftalar günler geçiriyoruz bu dönemde. Ama güzel haberlerle geldim bloguma.

İnteraktif hizmetler verdiğimiz yeni kurulan ajansımız redif hızla gelişmekte, her yeni gün teklifler veriyoruz, güzel işler alıyoruz. Böyle giderse yakında çok şık bir ofise de kavuşacağız. O zaman daha keyifli ve eğlenceli çalışacağız. Fakat şimdi biraz kendimize bakmamız lazım, işlerin yoğunluğundan kendimize halen bir site yapamadık, terzi sökük misali…

Kendime yapmak için başladığım incili boncuklu bebe yaka kolyeler haddini aştı, blogumda paylaştıkça sipariş almaya başlamıştım ki artık bu işin bu blog üzerinden gitmeyeceğini anlayıp bebeyaka.com adresini aldım ve eşimin de yardımlarıyla fotoğraflar çekip orada satışa başladım. Bu yüzden de çok mutluyum.

Peki bunlar dışında neler oluyor?

Geçtiğimiz hafta sonu Bursa’daydık, lodos bütün planlarımızı mahvettiyse de biz çok eğlendik. Kardeşim ve eşiyle evde PS’den atariye ne bulduysak oynadık, Şirinler’i 3D izledik, hep beraber yemek yaptık, patlayana kadar yedik. Lodos sesiyle uyuduk:)

14 Nisan babamın doğum günüydü. Ona Bursa’da hep birlikte unutamayacağı bir sürpriz yaptık. En morali bozuk olduğu anda elimizde pastalarla karşısına çıktık kızları ve damatları olarak, tabii iki kat sevindi, canım benim.

Pazar sabahı bulvardaki Leman Kültür‘de muhteşem bir kahvaltı ettik hem de çok ucuza çılgınlar gibi doyduk.

İstanbul’da Duygum’la buluştuk dün, annesiyle doktor kontrolüne gelmişti kuzum. Çok şükür sağlığı iyiye gidiyor ama bunda kendisinin payı çok büyük. Onun enerjisine, gücüne, pozitifliğine bir kez daha hayran kaldım. Onu çok seviyorum Allahım, inşallah çok daha iyi olacak.

Bu arada yaz geliyor derken derken böyle soğuk havalar oluyor ya çok üzülüyorum ben. Dileğim yaz sıcağının içinize gelmesi! Ben enerjimi yeniden kazanmaya çalışıyorum bunun için yazlık alışverişi yapmaya başladım bile;)

Ben neler yapmak istiyorum?

  • Birazdan fırlayıp bebe yakalar için rengarenk kumaşlar ve yeni incik boncuk malzemeler almak istiyorum.
  • Zeki Demirkubuz’un yeni filmi Yeraltı ‘yı izlemek istiyorum.
  • Karpuz yemek ve sandaletlerime atlayıp dere tepe gezmek istiyorum.
  • Bodrum’a gidip balık yemek, salıncakta sallanmak istiyorum.
  • Tiyatro sezonu bitmeden bir kaç oyun izlemek istiyorum.

Aslında anlatacak başka şeyler de var ama sırası henüz gelmedi bence…

Biraz daha merak edin! ;)

Sevgiyle ve güneş ışığıyla kalın…

 

Çin Çin Restaurant

20 Mar

Taksim’deki Fransız Konsolosluğu’nu geçip ilk sağa dönünce görebileceğiniz ama önünden geçerken tabelasına bakıp muhtemelen aklınıza Tutti Frutti’yi getirip gülümseyeceğiniz bir  mekan anlatacağım size. Çünkü benim de önünden geçtiğim bir an, mekanı fark edip “haha Çin Çin” demişliğim vardır:)

Bu ayın başında canım arkadaşım Cicum’un doğumgünü sayesinde tanıdığım bu sevimli, özüne uygun ve samimi bu restoranın adı Çin Çin. Elbette bir Çin restoranı. 2009′dan beri hijyeni ve kaliteyi hesaplı fiyatlarla sunmaya çalışan bu sıcak restoranda Çin Mutfağı’nın en özgün yemeklerini afiyetle yiyeceğiniz garanti. Tabii ki her şeyi yemedim ama oldukça kalabalık masamızda, farklı farklı yemekler tadan insanlar arasında  mutlu olmayan hiç kimse yoktu.

Stickleri anca böyle gözüme tutabildim, kullanabildiğimi gören olmadı

 

Çin Çin Restaurant’a kadın eli değdiği her halinden belli; duvarları süsleyen Çinli kadın resimlerinden, çiçeği eksik olmayan masalara içerideki kibar ama samimi atmosfere kadar her şeyi dozunda feminen;)

Uzakdoğu’lu aşçıların hazırladığı zencefilli, tatlı-ekşi soslu, acılı ve sebzeli yemekler ön planda. Menüde deniz mahsüllerinden, et ve tavuk yemeklerine, vejetaryenler için sebze yemeklerinden, Uzakdoğu’nun vazgeçilmezi noodle ve çeşit çeşit pilavlara kadar her şey var.

Benim seçimim 'Tatlı Ekşi Soslu Dana Eti' oldu.

 

Hem fiyatları hem de ortamıyla gerçekten kasmayan, sımsıcak bir mekan Çin Çin… İşletmecisi Özen Kulaçoğlu adı gibi özenmiş mekanına:)

Üstelik paket servisi, alkol seçeneği ve öğle saatlerinde açık büfesi de var.

Tek eksiği sushi o da zaten Çin değil Japon restoranlarında olurmuş, ben de orada öğrendim. Hani benim gibi soracak falan olursanız aklınızda olsun;)

Sevgiler,

Çin Çin Restaurant

Şehit Muhtar Mah. Zambak Sok. No:5/A - Taksim, Beyoğlu

http://www.cincinrestaurant.com.tr/

 

Fetih 1453′ten notlar

19 Şub

Konstantiniyye elbet bir gün feth olunacaktır, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onun askeri ne güzel askerdir.

Yapım: Aksoy Yapım

Yöneten: Faruk Aksoy

Senaryo: İrfan Saruhan, Atilla Engin

Büyük Fetih’i anlatmak Faruk Aksoy’un en çok istediği şeydi. Ki şimdiye kadar yaptığı gişe filmlerini buna fon sağlamak için yaptığını hepimiz biliyoruz. 4 yıllık bir çalışmanın sonunda beklenen zaman geldi. Önce fragmanı rekor kırdı Fetih 1453′ün sonra harika pazarlama stratejisi olan ilk vizyon  saati 14:53 ile gündeme oturdu.

Sinekli bakkal olan Ümraniye Meydan AVM’deki Cinebonus bile hiç olmadığı kadar tıklım tıklımdı. 3 seans 5 salon oynuyor olsa da insanlar bilet bulamayıp geri döndüler. Biz de tiyatro gibi en ön sıralarda yer bulup, boynumuz arkada izledik.  Büyük heyecanla, büyük beklentiyle izlemeye koyulduk.

Filmi bütün olarak düşündüğümde mutlaka izlenilmesi ve hatta sinemada izlenmesi gerek bir film diyorum. Ama tam olarak beklentilerimizi karşıladı mı, işte o biraz muamma. Bunun üç nedeni var:

1.si; filmin yapımı yıllar sürdüğü için beklentimiz çok büyüdü.

2.si;  Muhteşem Yüzyıl bizi tarihi yapım konusunda gerçekten doyurmuş, gözümüz öyle bir doymuş ki heyecanlanamadık. 2 yıl öncesine kadar Osmanlı Dönemi’ni okullardaki tarih kitaplarından ya da romanlardan bilen, kitaplarda ve internette döneme ait ucuz illüstrasyonları gören bizler Muhteşem Yüzyıl sayesinde o yılları, kullanılan eşyalardan, kıyafetlerine, mekanlardan, kültürüne kadar neredeyse tüm gerçekliğiyle yeni yeni öğreniyoruz. Hem bu anlamda hem de savaş, aksiyon sahneleriyle Muhteşem Yüzyıl, bu filmin bizler üzerindeki etkisini azalttığı bir gerçek.

3.sü; Senaryodaki eksikler, fazlalar ve odak kaymaları…

—0—

Aşk, Fetih’in önüne, Hasan Fatih’in önüne geçti!

İlk sahnelerin 3D gerçekliği, Hz.Muhammed’in sözleriyle başlaması herkesin tüylerini diken diken etmişti. Sonra II.Mehmet’in doğum zamanına tanıklık ettik. 12 yaşında ilk tahta çıkışını göremeden 2. defa tahta getirilişini izledik. Fakat sonra fethin askeri ve siyasi hazırlıklarının gösterilmesi gereken noktada savaş içinde bir aşk filminde bulduk kendimizi. Elbette sıkıcı tarih ve savaş filmi yapmamak adına aşka yer verilmeliydi fakat topçu Urban’ın evlatlık kızı Era (ki tarihte Era’yı ve hikayesini hiç hatırlamıyorum) (Dilek Serbest) ile Ulubatlı Hasan’ın (İbrahim Çelikkol) aşk öyküsü çok uzun tutuldu.


 Film bittiğinde eminim herkesin aklında aşkıyla, kılıcıyla, savaşçılığıyla, askerleri yüreklendirmesiyle, her yerden bitiverip aşkını ve  Urban’ı kurtarışıyla, oklar sırtında surlara bayrağı dikişiyle, Guistiniani’yle büyük savaşıyla Hasan karakteri kalmıştır. Hasan Fatih’ten rol çalmış gibiydi.aşkının filmin odak noktası olan Fetih’in önüne geçmesi abesle iştigaldi.

—0—

Eksikler:

İlk sahneden beri beklediğim II.Mehmet’in (Devrim Evin) akıl hocası, hep yanında olan Akşemseddin (Raif Hikmet Çan),  filmin sonlarına doğru ak sakallı dede tasviriyle karşımıza çıktı ki bu geç buluşma sadece Mehmet’i yapacağı fetih için inançlandırmak, cesaretlendirmek adınaydı.  Rüyalardan fırlamış gelmiş imajıyla,  zihinlerimize kazınan değerli ve bilge hoca imajı arasında dağlar kadar fark vardı.

İstanbul’un Fethi’nin nedenlerine dair daha çok bilgiye yer verilmeliydi. Ortaçağ’ın bitip Yeniçağ’ın başlaması gibi büyük bir çağın başlangıcına neden olan bu fethin ticari, dini, siyasal ve kültürel boyutları daha net ifade edilmeliydi.

Sultan Mehmet’in kararlılığı, fethi her şeyden çok istemesi güzeldi, haritada planlar yapıp, Konstantiniyye’ye kılıcını saplaması etkileyiciydi ama derinliği bununla kaldı. O büyük planlarına, divanla tartışmalarına neredeyse hiç yer verilmedi.  Divan’da Akşemseddin’in olmayışı, Çandarlı Halil Paşa’nın itirazlarını göremedik. Savaşmaması ayrı bir yazı konusu ama otağında oturup bekleyen, hepten silik karakter olmasını hiç sindiremedik. Fethi istediğini anladık ama çabasını göremedik.

Şehzade Orhan’ın neden Bizanslılarla olduğu hakkında bilgi verilmedi. Tarihten aklımızda kalan taht kavgalarında yenik düştüğü için Bizans’a sığınması ve Anadolu’daki beylikleri kışkırtması tehdidine istinaden Osmanlı’dan haraç almasıydı.

Bizans’ın içindeki din çatışmalarının, Ortodoks ve Katoliklerin yaşantısına dair tarihi bilgi eksikti. Ortodoks Kilisesi’nin merkezinin Konstantiniyye’de oluşu bilgisinin üzerinde durulmalıydı.

Gemilerin karadan yürütülmesi görüntüleri çok önemliydi fakat bunun planlanmasına yer verilmedi.

—0—

Eksikleriyle, fazlalıklarıyla Büyük Fetih’i 160 dakikaya sığdırmak zordu. Ama Faruk Aksoy yapılmayanı pek de güzel yaparak önümüze koydu. Film 3d başarısıyla, zorlu çekimleriyle, tanınmayan oyuncuların gücüyle, efektleri ve müzikleriyle çok güzeldi. Elbette daha iyisi olabilirdi ama bunu bile yapmak büyük emek işi. Bu yüzden saygımız sonsuz. Emeği geçen herkese teşekkürler.

İzlemeyenlere keyifli seyirler diliyorum.

Sevgiyle,

 

360 derece gerilim

15 Şub

Hafta sonu etkinliklerim Van Gogh Sergisiyle sınırlı değildi, Van Gogh’u 360 derece gezdikten sonra kalkıp bir 360 deneyimi daha yaşayalım diye Forum İstanbul’a gittik. AVM’nin içindeki TİOX Eğlence Merkezi’nde çok boyutlu eğlendik. Ama ne eğlence!

Türkiye´nin ilk 360D Max sinemasıymış, etrafımızı 360 derece saran perdede, filmi filmin içinde izliyormuşuz. 4-5 film arasından Aliens’e karar verdik. Kanlı manlı olmayan bir o vardır dedim, meğerse en kanlısı oymuş, bileti aldıktan sonra öğrendim. Neyse ki korku filmi değil, gerilim dedim. Aammmmaan keşke korkuya girseymişim, 6 buçuk dakikada 3 buçuk oldum, 360 derece gerildim ya!

Uzayın derinliklerinde kaybolan geminin içinde her delikten bir yaratık çıkıyor ve sen de o geminin içindesin. Jilet gibi kuyruklarını suratıma suratıma dokunduruyorlar, kocaman dişleriyle kafamı sıyırıyorlar. Üf! Bir de salonda bizden başka herkes zenciydi, arap mı, zambiyalı mı nerelilerse, onlardan da korktum. Karanlıkta hepten safii bir çift göz görünüyorlar.

Videosunu izleyebilirsiniz gitmeden:

Alien from TİOX Eğlence Merkezi on Vimeo.

Bu 360 derece göz algısını ilk olarak 1453 müzesinin tavanını gördüğümde yaşamıştım. 360 derece görüntü olan bir mekanda bir süre sonra gözünüz görüntüye alışıyor ve oradaymışsınız gibi hissediyorsunuz. Bu çok muhteşem birşey! Ama gel gelelim benim gibi oda spreyinden bile korkabilen bir insan için “fazla” gelen bir deneyim. Ama iyi ki bir gaz girmişim, inanılmaz eğlendim.

Çıkışta kocam uçuş simülatörüne heveslendi, “haydi mi?” benden cılız bir “yok ya” Neyse oturmak için ikna oldum fotoğraf çekildik falan…

Bir kabinde başaşağı git, sağa sola savur uçağı hem de kontrol sende! MaxFlight da harikaymış ama devamını anlatmayacağım:)

Haydi siz de gidin, öptüm.
Sevgiler…

Van Gogh Alive

12 Şub

“Çerçeve yok, içindesin” sloganıyla “Van Gogh Alive, 100 yıllık bakış açımızın göstergesi” diyor Abdi İbrahim İlaç. Her şeyden önce sanat, bilim ve teknolojiyi böylesine bütünleştiren ve değer kazandıran bu proje için tebrik ve teşekkür ediyorum.

Vincent Van Gogh…
Meğer ne de “az” tanıyormuşum bu “çok” adamı. Edebiyata bu kadar ilgili olup da nasıl duymamışım hisli, derin ve kırılgan cümlelerinden birini… Sanatı için yaşamış, sanatıyla aklını yitirmiş, sanatı uğruna ölmüş bu adamı 46 Dergisi’nin Ocak-Şubat sayısında tiyatrocu Hakan Gerçek’in suretinde izledim. Henüz oradaki cümlelerin etkisindeyken Abdi İbrahim İlaç’ın 100.yılını Van GoghAlive sergisiyle kutlayacağını duyunca hemen harekete geçtim.  Üstelik klasik resim sergilerinin dışında, çerçevelerin dışında oluşuyla daha gitmeden farklı bir deneyim olacağına emindim.

Karaköy Antrepo’da düzenlenen ve Grande Exhibitions Avustralya tarafından tasarlanan Van GoghAlive sergisinde, dahi ressamın 1880-1890 yılları arasındaki yapıtları Sensory4 teknolojisiyle donatılmış yüksek çözünürlüklü 40 projektör aracılığıyla dev ekranlara, duvarlara, kolonlara, zemine, tavana yansıtılmış. Sergi dün açılmasına ve 15 Mayıs’a kadar sürecek olmasına rağmen bugünkü kalabalık inanılmazdı.

Van GoghAlive sergisi, ressamın eserlerinin ve ruh halinin zaman tüneli gibi aslında.  Eserleri kimlikli ve bağımsız olduğu kadar onun ruhuyla da yıkanmış, içine Vincent ruhu üflenmiş. O da şöyle diyor zaten: “Resimlerin, ressamların ruhundan gelen kendilerine ait bir hayatları vardır.”

Yolculuğa Vincent’in ana vatanı Hollanda’dan çıkıp, yoksul yaşamından manzaraları, insanları, natürmortları izlerken bir anda Paris’in renkli ışıklarına, empresyonist tavrına uzanıyoruz. Oradan bir trene atlayıp Fransa’nın güneyinden Arles’e varıyoruz. Orada en mutlu, en keyifli haline dokunuyoruz Van Gogh’un. Ayçiçeklerinden, Japon sanatına duyduğu sevgiyle tüm salon çiçekle doluyor, kokusunu duyar gibi oluyoruz.  Derken yükselen ve gerilen klasik müzik eşliğinde bir anda Arles’teki bomboş ve sevgisiz  “Vincent’in Yatak Odası“nda buluyoruz kendimizi. İşte aklını yitirmeye başladığı zamanlar, mektuplar, kararan renklerle kendi yalnızlığımıza dönüyoruz.

Yıldızlı Gece” ler başlıyor, hem dengesiz hem huzurlu, hem deliren hem kontrollü, ikilemlerle dolu ama bir okadar üretken Vincent’i izliyoruz. Belki de en iyi eserlerini yarattığı bu dönemdeki “Otoportre“leriyle  retrospektif tamamlanmış oluyor.

Kendini vurmadan önceki 10 senesine sığdırdığı yüzlerce eseri ve ölümünün yıllar sonrasında halen dünyanın en ünlü sanatçılarından olmasına rağmen yaşarken sadece 1 resmini satabilmesi ve şuanki ününü hiçbir zaman öğrenemeyecek olması ne kadar ironik değil mi?  “Hiçbir karşılık beklemeden çalışmak…Sadece sevmek, merak etmek…Yaratılan yüzlerce eserin karşılığını görememek ve acılı yaşamın ardından acılı bir son” diye tanımlamış Hakan Gerçek onu. Ne kadar da haklı…

Sergi benim için müzik, ışık, görsel ve yazı akışıyla muhteşemdi. 360 derece olmasıyla heyecanlandıran, şaşırtan, merak ettiren, içine alan, ruhunu yansıtan inanılmaz bir deneyimdi. Yine de reklamlarında gösterilen gibi resimlerin içinde kullanılan nesnelerin gerçeğini görmek ve resmin bir parçası olmak isterdim… Bu kısmı anlatabildim mi bilmiyorum ama mesela Vincent’in Yatak Odası’ndaki o sandalyenin gerçeği olsaydı ve orada otursaydık bence çok daha yaratıcı olurdu.

Olsun bu haliyle de unutamayacağım anlar yaşattı bana. Vincent’in 1 saatlik de olsa dünyasına dalmak, onun şefkatli ve derin hislerini görebilmek, hayatı acılar içinde geçmiş bu adamı tanımak çok önemliydi. Umarım bu bambaşka sergiyi ve aynı zamanda edebiyatıyla, resmiyle, renkleriyle, dengesizliklerinin içindeki aşkıyla bu “çok” adamı siz de tanırsınız. Çünkü o da böyle isterdi.

Sanatımla insanlara dokunmak istiyorum. Derin ve şefkatli hisler besliyor demelerini istiyorum.” Vincent Van Gogh

Sevgiyle,

Plugin from the creators of Brindes :: More at Plulz Wordpress Plugins