Archive | Hemzemin RSS feed for this section

İsviçre Çakısı Olmak 2

23 Nis

öncesi

Dergi Bursa- Şubat- Mart sayısında yayınlanmıştır.

http://www.dergibursa.com.tr/

Sizin de öyle olur mu bilmiyorum ama benim yeni tanıştığım kişilerle kurduğum iletişimin üçüncü beşinci cümlesinde illaki ortak bir özelliğim çıkar. Çok şehirli, çok hobili, çok kariyerli olmamın getirisi bu sanırım. Çok kariyerli derken yüksek kariyerden bahsetmediğimi anlamışsınızdır herhalde. İş yaşamım başladığından beri çalıştığım farklı sektörlerden ve farklı pozisyonlardan bahsediyorum. Bu olgu iş dünyasında şuan işverenlerinin en çok önemsediği kriterlerin başında geliyor; fonksiyonellik, çok yönlü olmak. Rakiplerin güçlü olduğu günümüz iş dünyasında kendini farklı alanlarda geliştirmiş, özel becerileri olan insanlar bir adım öne çıkıyor.

Fakat çok yönlü olmak zaman zaman yorar insanı, birçok şeyi eş zamanlı yapmak, eşzamanlı düşünmek zordur. Bu nedenle hata yapma olasılığınız da artar. Ama hata yapmak iyidir, kısa yoldan tecrübe edinmenize ve doğru yola ulaşmanızı sağlar.

Önemli olan üretip, çekinmeden paylaşmak, doğrusuyla yanlışıyla ve bunların hepsinden keyif almak… Ama gerçekten tüm bu söylediklerim size doğru gelmiyor ve ben tek bir alanda uzmanlaşacağım diyorsanız şunu aklınızdan çıkarmayın: Yaptığınız her neyse çok çalışın ve en farklısını yapın! Çünkü asıl uzmanlık, fark yaratmaktır. Ve fark yaratmak farklı şeyleri tanımaktan, bilmekten geçer!

Hemzemin’de buluşmak dileğiyle,

Sevgiyle ve renkle kalın…

Büyütmek için görselin üzerine tıklayın.

İsviçre Çakısı Olmak 1

22 Nis

Dergi Bursa- Şubat- Mart sayısında yayınlanmıştır.

http://www.dergibursa.com.tr/

“Kimiz biz?” diye sorar Calvino.

“ …deneyimlerin, bilgilerin, okunmuş metinlerin, imgelerin oluşturduğu bir bileşke değilsek neyiz her birimiz? Her yaşam, her şeyin, akla gelebilecek her şekilde yeniden karıştırılıp yeniden düzenlendiği bir ansiklopedi, bir kitaplık, bir nesneler envanteri, bir üsluplar dizisidir.”*

Bizi biz yapanlar yaşamımıza kattığımız deneyimler, renkler, yönler değilse nedir?

Hiç düşündünüz mü, çok renkli olmak mı yoksa tek bir rengin tüm tonlarını yaşamak mı güzel olan?

Hayatta bu kadar çok renk, çeşitlilik, alternatif varken hiçbir zaman tek bir şeye odaklanmayı istemedim ben. Rengârenk olmayı istedim, gökkuşağı gibi…

Bir tek şunu yapayım, onun da en iyisini yapayım” mantığında olmadım hiç. Hayata karşı fazla hırslarım olmadığından mı bilmem, hiçbir alanda uzman saymadım kendimi.  Açıkçası bunun eksikliğini de hissetmedim. Çünkü yaptığım her şeyin yaşam kütüphaneme güzel değerler kattığını düşündüm.

Evet, biraz maymun iştahlı davranmış olabilirim ama çok yönlü olmayı seviyorum ben. Bazen kızarım kendime “her şeyi yapmak zorunda değilsin” diye ama bazen de iyi ki diyorum, iyi ki denemişim, yapmışım bak ne güzel birçok konuda az da olsa fikir sahibiyim.

Falanca alanın, bilimin uzmanlarına değil de on parmağında on marifet insanlara özenirim hep. “Aman bir canımız var bu hayatta, yapmalı ne istiyorsa”  diyerek sıvarım kollarımı aklıma esen ne varsa.

Muhteşem bir tirbuşon olmayı değil, İsviçre çakısı olmayı hayal ettim ben.

Okunması gereken milyonlarca kitap, görülmesi gereken bir sürü resim, film varken, öğrenilecek, yapılacak, uygulanacak sayısız şey varken nasıl bir hikâyeye saplanıp kalabilirim ki…

Küçük yaşlardan beri içimde onlarca alana karşı eğilim oldu. Her şeyi denemek istedim. Müzik yapmak, şiir yazmak, tiyatro, spor, sanat… Nihayetinde her şey hayatın içinde değil mi!  Ya bir duyumuzla algımıza giriyor ya da bir yerlerde bir şekilde dikkatimizi çekiyor. Yaşadığımız olay ve durumlar yaşam tarzımızda ve standartlarımızda değişiklikler yaratırken, onlar değiştikçe alışkanlıklarımız da değişiyor,  yapabildiklerimiz de… Bu süreçte kimi zaman yeteneksiz olduğumu göre göre sevdiğim için yaptığım şeyler oldu, kimi zamansa yetenekler keşfettim kendimde, üzerine gittim. Çok hobili oldum, çok renkli… Ama hepsi yarım yamalak, işte tek sorun bu. Olsun, hepsini de sevdim, vazgeçemedim.

Yaptığım her şeye emek verdim fakat “ben bunu her şeyiyle tam yapayım” demedim. En sevdiğim, kendimi en doğru ifade ettiğim uğraş olan ‘yazma eylemi’ bile işte bu kadar! Yani dolu dolu kitaplar yazayım gibi bir gayretim olmadı hiç. Blogumda bile tek bir konu üzerine yoğunlaşıp yazılar yazmak istesem de yapamadım,  bir parça sanat, bir parça edebiyat, bir parça günlük… Tıpkı şuan yaptığım iş gibi, biraz reklam, biraz pazarlama, biraz proje yönetimi… Tıpkı yaşadığım hayat gibi; her şeyden biraz biraz!

Zaman içinde onları sentezlemeye çalıştım, mesela tiyatroyu edebiyatla birleştirsem dedim,  birkaç oyun yazmaya çalıştım, yaratıcıydı ama öylece kaldı. Sonucunu boş verin, hissettirdiği duygu çok güzeldi. Zaten bakın, farklı disiplinlerden yararlanılarak yapılan işlerden yaratıcı ve güzel şeyler doğuyor. Yani tek bir alana bağlı kalınca ve onu çok iyi yapacağım diye uğraşılınca o alanda yaratıcı işlerin çıkması pek mümkün olmuyor. Çünkü tekniğini, derinliğini ve kurallarını çok iyi bilirseniz yaptığınız işin, kendinizi ister istemez sınırlarsınız.

(Devamı yarın)

Büyütmek için görselin üzerine tıklayın.

 

 

İçimizdeki İsyankarlar-2

24 Şub

Öncesi (İçimizdeki İsyankarlar 1) için resmin üzerine tıkla!

 

-o-

Lise yıllarında takıldığım bir türkü cafe vardı. Gündüz saatlerinde iki kişinin çıkıp birinin bağlamayla birininse gitarla müzik yaptıkları vasat bir mekândı. Orada o adamlar, anlamını yıllar sonra çözdüğüm fakat ilk dinleyişimden itibaren her duyduğumda içimde isyankâr bir tavır yaratan bir şarkı söylerlerdi. Sanırsınız yıllarca 9-6 yollarında çalışmış memurduk hepimiz. Öyle içli, öyle derinden söylerlerdi ki, her gittiğimde peçeteye yazıp illa ki istek yapardım “9-6 yolları”nı. Eşlik ettiğim o Efkan Şeşen şarkısının anlamını sabah 9 akşam 6 çalıştığım yıllar içinde tecrübeyle öğrendim.

 

“Umutlar bir kasada, sıkışmış bir masada / Dokuz altı yollarında oyy, bir ömür geçer buralarda” 

“Dokuz altı yollarında, bir zincir boğazımda / Sıkar sıkar gevşetemem, ağlayamam” diye devam eden şarkıda nasıl da anlatmış bizi Efkan Şeşen. Sonu olmayan çalışma tempomuzun gelecek umutlarımızı nasıl körelttiğini, duygularımızın, yaşamak istediğimiz güzelliklerin erişilmezliğini, sahip olmak istediklerimizin bu sistem içerisinde nasıl imkânsızlaştığını vurgulayarak…

 

“Ayda yılda bir kaçamak, kaçsak bile yaşamamak / Dokuz altı yollarında gülmek yasak” derken az önce bahsettiğim tatil meselesi konusunda da haksız olmadığıma sevindim.

 

Bugün nereden dolandıysa dolandı dilime bu şarkı, iyi ki dedim iyi ki evden çalışıyorum artık. Açtım şarkıyı evde bağırıyorum. Şuan sizin de içinizdeki isyankâr sakladığınız kafesten tırnaklarını çıkartmış olabilir şayet şuan bu satırları işyerinizden okuyabiliyorsanız yine de şanslısınız bence. En azından dergi karıştıracak kadar vaktiniz var. Malum, dergi okumayı bırakın bu sistemde yemek yemeğe şansı olmayanlar bile var, benim gibi evden ahkâm kesenler de… Yok, ama cidden çok iyi anlıyorum, ben de genç yaşıma rağmen erken çalışma hayatına girmiş bir insan olarak az dirsek çürütmedim o ucuz masalarda.

Bunları işten soğuyun diye anlatmıyorum, kalkıp girişimcilik planları yapın diye de değil. Zaten hepimiz biliyoruz ki bu bir çark, dişlileri de biziz.  Biz olmazsak dönmez o çark. Nasıl bir çarksa milyonlarca kişiyi hapseden! Ama içimdeki isyana engel olamadığım bir gün yaşıyorum. Sizinle de paylaşmak istedim.

Keşke iş hayatı dediğimiz bu çember sadece büyük patronları sevindirmese, herkes yaptığı işin karşılığını tam olarak alabilse… Ama ne yazık ki kendi ülkemizde de bu uğurda savaş veren, daha eşit bir sistem için uğraşanların en somut örneği olan 68 ruhunu benimseyenlerin vahim sonunu ve sonuçlarını gördük.  Bunun mümkünsüzlüğünü de…

-o-

Diyeceğim o ki dostlar, başta kendimize olmak üzere milyon tane sorumluluğumuz, yaşamak için zorunluluklarımız var. Bunları karşılamak için ise önce bireysel güce ve işe ihtiyacımız… Hani o hep hayalini kurduğumuz sahil kasabasına gidip, organik tarım yapmaya daha çok zaman varsa yani bu diyardan şimdilik gidemiyorsak, bu deveyi güdeceğiz, başka çaresi yok, o işe kalkıp gideceğiz! Tabii bunu yaparken yıpranma payımızı en aza indirgemek, halet-i ruhiyemizi sağlıklı kılmak ve kronik yorgunluk sendromuna kapılmamak için mümkün olduğunca kendi kendimizin telkincisi, psikologu olmamız gerek.

Ve belki de bu düzenin bize güvende olduğumuzu hissettirdiğini, bunu herkesin yaptığını, daha kötü durumda olanları, çarkı kabul eden taraf olup “eh en azından işimiz var” diye düşünmek…

Ama siz yine de dokuz altı yollarında yürürken, içinizde şarkı çığıran isyankârı tamamen susturmayın, çünkü o da sizsiniz.

“Savrulmuşuz odalara, bahara ve dağlara hasret/ Şu gördüğün döner koltuk sanki ömür törpüleyen rulet” “Ayda yılda bir kaçamak, kaçsak bile yaşamamak / Dokuz altı yollarında gülmek yasak”

Hemzemin’de buluşmak üzere, sevgiler.

http://www.dergibursa.com.tr/

Büyütmek için üzerine tıklayın.

İçimizdeki İsyankarlar-1

23 Şub

Dergi Bursa- Aralık- Ocak sayısında yayınlanmıştır.

http://www.dergibursa.com.tr/

 

Büyütmek için üzerine tıklayın.

 

Sabahları uykuyu alamadan, işe geç kalma korkusuyla, yorgun, mutsuz ve hatta kas ağrılarıyla kalkmanın ne demek olduğunu iyi bilirim. Günümüz çalışma koşullarında ve aslında yaşam ortamında sıkça görülen bu sorunun tıpta da yeri var, belki duymuşsunuzdur; “kronik yorgunluk sendromu.” Ah ne hoş; özellikle (%70 oranında) kadınları etkiliyormuş. En yaygın belirtileri de işte yukarıda sıraladığım semptomlar….
Uzmanlar bunun Amerika’da çok yaygın bir hastalık olduğunu, ülkemizde ise yeni yeni yaygınlaştığını düşünüyorlar. Fakat ben aynı fikirde değilim, zira kiminle konuşsam aynı şeyleri işitir oldum. Hani bazı şeyler üst üste gelir ya, iş, stres, acı kayıplar, hormonal değişikliklerimiz işte genellikle o zamanlarda ortaya çıkıyormuş.

Bundan yaklaşık altı ay öncesine kadar ben de aynı sorundan muzdariptim. Radikal bir kararla evden çalışmaya başladıktan sonra bu durumun yavaşça ve kendiliğinden ortadan kalktığını gördüm. Ama üzülmeyin illa ki böyle bir karar vermek zorunda değilsiniz. Zaten bu rahatsızlık uzun süreli değilmiş, yaklaşık beş altı ay sonra her şey normale dönüyormuş. Kim inanır?
Ve bununla baş etmenin yolu da iş stresimizi azaltmaktan, sorumlulukları paylaşmaktan, daha sakin olup, kötü alışkanlıkları bırakmaktan geçiyormuş. Aman ne kolay değil mi?

-o-

Biliyorum, her gün kalkıp kahvaltı hazırlamak, etrafı toparlamak, kendimizi ve eşimizi işe ve belki çocuğumuzu da okula hazırlamamız gerekiyor. Sonra trafikle baş etmek, daha işyerine varmadan yorulmak… O soğuk plazaların, iş merkezlerinin, binaların penceresiz odalarında belki de metrekareye bir insan düşen bölmelerinde, o sinir bozucu telefonları, eski model bilgisayarlarımızı açmak zorundayız.
Biliyorum, fax-fotokopi çekmek, yemekhanede yemek almak, tuvalet ihtiyacımız için bile kuyruğa girmek zorundayız.
Her zaman özenli (prezantabl) olmalı, kibarlığımızı elden bırakmamalı, saygılı, uyumlu bir tavır sergilemeli, en sinirli anlarımızda bile çözüm odaklı olmalı, sakın ha pozitif, güler yüzlü maskelerimizi yere düşürmemeliyiz.

Öğle arasında kadınlar yeni gelen kızı çekiştirip, şirket dedikoduları yaparken, erkekler boyunlarındaki zincirlerini gevşetip, futbol geyikleri yapabilirler. Ama mesai saatlerine dönünce beyli hanımlı konuşmaya devam, ciddiyetimizi bozmamalıyız. Günaydın, iyi akşamlar klişeleri dışında konuşmak, fazla gülmek, ağlamak, dokunmak, şakalaşmak, yakınlaşmak yasak. Verilen işleri zamanında teslim etmek, en mutsuz günümüzde bile o çekilmez toplantıları yapmak zorundayız.
6’yı bir geçe kafamızı izole edip artık evin eksiklerini, ne yemek yapacağımızı düşünmek, çocuğu okuldan almak zorundayız.

Kronik yorgun olmayacağız da ne olacağız sanki? Sonra tabii Pazartesi’den Cuma’ya geri sayım yaparız, Cuma’dan itibaren Pazartesi’yi hatırlatacak her şeyden kaçarız. Tatil için yaşıyoruz itiraf edin, tatil için çalışıyoruz. Bayramları, yıllık izinleri nasıl da iple çekiyoruz. Resmen masamızda duran o ucube reklamlı takvimlere çentik atmak için günlerle yarışıyoruz. Tatillerde de aranmasak, sorulmasak bile çoğu zaman kafamız yeni proje sunumunda, patronun son tavrında, iş arkadaşımızın bize karşı olan tutumunda, hep orada oluyoruz. Bavula çoğu zaman işimizi de koyup gidiyoruz, belki de hiç gidemiyoruz.
Biraz şikâyet edince de “en azından işin var”, “olsun iş iştir”, kalıplarına mazur kalıyoruz.

(Devamı yarın)

Dergi Bursa 1 yaşında!

16 Şub

Dergide yazmaktan öte sıkı bir dergi okuyucusuyum. Hani sayfaları hışır hışır çevirip, aslında o anda başka şeyler düşünenlerden değil, hiçbir satır atlamadan okumaya çalışanlardan hatta yarım kalsa arasına kalem, kumanda o an elinde ne varsa sıkıştıranlardanım ben. Dergi reklamcılığı yapmış olsam da çok reklam görmeyi sevmiyorum dergilerde. Elbette dergilerin yaşaması için reklam şart ama ilkeli bir yayın kuruluşu reklam ve içerik dengesini korumalı diye düşünüyorum.

Beni her sayfasına kitleyen, reklamla içerik dengesini çok güzel terazileyen bir dergi var ki ben de orada yazdığım için söylemiyorum, derginin içeriğine de, görsel zenginliğine de, grafiklerine de bayılıyorum. (Benim pasta grafiğime de bayılacaksınız şimdi, 5 yılınızda söz gerçeğini yapacağım:))

Geçen yıl bu zamanlar ilk sayısını yayınlamanın heyecanı ve “söyleyecek sözümüz var Bursa” önsözüyle yola çıkan Dergi Bursa, 1.yaşını doldurdu bile. Beklentilerinin de ötesinde bir satış grafiği yakalamasının yanı sıra eline alıp karıştıranın fellik fellik aradığı bir dergi oldu.

Kısa sürede çok yol almanın arkasında yatan şeyin tabii ki tecrübeli bir ekip olduğunu düşünsem de Dergi Bursa’nın okuyucu enerjisi de çok yüksek.  Photo Graphica tarafından yayınlanan derginin Yayın Yönetmeni sevgili arkadaşım Engin Çakır, Bursa’ya duyduğu aşkı, sevgisini öyle güzel yansıtıyor ki sayfalarına bu okuyucuya da aynen geçiyor.

Bursa özelinde yayınlanan, ana teması Bursa kent dokusu olan dergide kültür, sanat, yaşam, eğitim, sağlık gibi herkesi ilgilendiren konularda uzman yazarların köşeleri ve keyifli röportajlar bulunuyor. Her ay farklı bir tema işleyen derginin bana kalırsa en güzel özelliği de muhteşem fotoğrafların yer alması…

Benim serbest köşemin ismi “Hemzemin“.  İlk sayıda Bursa’nın hemzemin bir şehir olduğundan yola çıkmıştım sonra rotam Bursa’dan farklı şehirlere, insanlara, duygulara, düşüncelere açıldı. Aslına bakarsanız aklıma ne eserse yazıyorum ve Dergi Bursa’da yazıyor olmaktan inanılmaz keyif alıyorum.

İyi ki varsın Dergi Bursa, nice yıllara, sayılara beraber…

Dergi Bursa’nın yeni sayısını buradan okuyabilirsiniz.

Sevgiler,

Kelimeleri sarhoş eden adam; Leonard Cohen

25 Ara

“Senin gözlerinde beni olmak istediğim gibi tarif eden bir şey vardı”  Görkemli Kaybedenler kitabından / Leonard Cohen

 Az önce kelimeleri sarhoş eden bir adam, sevgili şair/yazar arkadaşım Özgür Gümüşsoy facebook’ta Dergi Bursa‘da birkaç ay önce yazdığım Leonard Cohen’in “Dance Me to the End Of Love” şarkısını paylaşmış. Ben de Leonard Cohen’i anlattığım yazımı sizinle paylaşmadığımı düşündüm, derhal harekete geçtim.

Hala aramızda yaşayan efsanelerden biri o. Henüz onun duygu yüklü şarkılarıyla ve kırçıllı sesiyle tanışmadıysanız işte kelimeleri sarhoş eden büyük üstad Leonard Cohen ve onun sessiz ama çok sesli hikayesi…

(Görselleri açınca okumak zor olursa diye aşağıda teks halini de paylaşıyorum)

Kelimeleri sarhoş eden adam:
Leonard Norman COHEN

Hani bazı geceler kaskatı kesilen ruhumuzu iki dost kelamına, şarabın esrikliğine veya yalnızlığımıza emanet ederiz. Bazen de bunların hiçbirine gerek kalmaz, bir şiirin ya da keskin bir sesin büyüsüyle sarhoş olur, ruhumuzun içsel yolculuğuna izin veririz. İşte öyle zamanların adamıdır Leonard Cohen. Onun şiirleri ve şarkıları bu yolculuğa bir davet gibidir yahut insanın içine doğru çıktığı bu yolculuğa ışık tutan görünmez bir el…
1967’den günümüze kadar uzanan müzik hayatında üç kuşağa hitap eden ve çok yönlü bir sanatçı olan Leonard Cohen, herkesin hayatına en az bir kimliğiyle girmiştir; şair, şarkı yazarı, filozof, romancı… Ama en çok da o buğulu sesiyle söylediği şarkıları iz bırakmıştır gönüllerimizde. Çünkü onun şarkıları kulakların pası için değil daha ziyade kalp içindir.
Aşkın her evresiyle ilgili anlatacak bir şeyi vardır, bu yüzden herkesin bir yarasına, bir mutluluğuna dokunabilir. Fötr şapkası, şairane duruşu, salon beyefendisi kişiliği ve centilmenliğiyle onlarca yıldır kim bilir kaç kadının rüyalarını süslemiş, “I’m your man” şarkısını dinleyen kim bilir kaç kadının hayalindeki erkek modeli olmuştur.
21 Eylül 1934’de Kanada- Montreal’de dindar Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğan Leonard Norman Cohen, 9 yaşında kaybettiği babasının vasiyeti ile edebiyata yönelmiş, ergenlik çağındaysa gitar öğrenip bir grup kurarak içindeki müzik aşkını da ortaya çıkarmıştır.
“Let Us Compare Mythologies” isimli ilk şiir kitabını 1956’da henüz üniversite öğrencisiyken yayınlamıştır. 60 ve 70’ler onun edebi hırslarıyla ve edebiyattaki kimlik arayışıyla geçmiş hatta 1963’te yazdığı “The Favorite Game” ( Gözde Oyun – Çev. Berat Çelik, Altıkırkbeş Yayınları, Aralık 2006) genç bir adamın edebiyattaki kimliğini arayışını konu alan otobiyografik bir romandır. Bu dönemde münzevi bir yaşam tercih eden yazar Yunanistan’daki Hydra adasında bazıları Türkçeye de çevrilen pek çok kült eser ortaya koymuştur.
70’lerde Suzanne Elrod ile evlenmiş, 1972′de Adam isimli bir erkek ve 1974′te ise ismini Federico Garcia Lorca’dan alan Lorca isimli bir kız çocukları olduysa da çift 1979’da ayrılmıştır.
1967’de Avrupa folk müziği tarzında başladığı müzik kariyerinin ilk albümü olan ve içinde şimdilerde hepimizin bildiği “Suzanne,” “Sisters of Mercy,” “So Long, Marianne” ve “Hey, That’s No Way to Say Goodbye” gibi şarkıların olduğu “Songs of Leonard Cohen” onu daha ilk albümle yadsınamaz büyük yetenek olarak ilan etmişti bile. Ardından 1969′da “Songs from a Room” ve 1971′de “Songs of Love and Hate” isimli iki albümle bu başarının bir tesadüf olmadığını da herkese kanıtlamıştır. Zaten Cohen’in erken dönem çalışmalarına bakıldığında, şarkılarını kaydetmeye başlamadan önce yarattığı usta edebi kimliğin altyapısıyla yükseldiği de görülebilir. Onun müzik ve edebiyattan oluşan çift kariyeri yıllar boyunca birbirlerini beslemiştir. Popüler müzik dünyasında şiir ve düzyazılarıyla edebi kaliteyi şarkılarına taşıyan nadir ve zengin bir müzikalitesi vardır.

70′lerde dünya müziği üzerine çalışan Cohen’e, 80′lerden itibaren tipik olarak bas bariton tonda söylediği şarkılarında kadın vokaller ve elektronik bileştiriciler eşlik etmiştir.
1984′de çıkan “Various Positions” isimli albümünün içinde bulunan “Hallelujah” şarkısı dünyanın her yerinde halen ilahi bir ağırlıkla dinlenen, mistik, ruhani bir şarkıdır ve birçok müzisyen tarafından yorumlanmıştır.
Onlarca yıldır ve yıllar geçtikçe değeri daha da derinleşen bir figür olan Cohen, insan hayatını acımasızca irdeleyen ve insanlığın en büyük sorunlarına dair sorular soran şarkılarıyla milyonların idolü olmuştur. Onu dinlemenin insanı karamsarlığa sürüklediğini düşünenlere en güzel cevabı; “Kendimi kötümser olarak görmüyorum. Bence kötümser insan yağmur yağsın diye bekler, oysa ben iliğime kadar ıslanmış hissediyorum” sözleriyle yine kendisi vermiştir.
O zamansız bir sanatçıdır. Hüznüyle, asil asiliğiyle, incelikli başkaldırının belki de yeryüzündeki tek örneğidir. Eserlerinde işlediği en önemli temalar din, yalnızlık, cinsellik ve kişiler arası karışık ilişkilerdir. Fakat özellikle son dönem çalışmalarında politik ve kültürel olgulara alaycı ve nüktedan yaklaşımıyla da karşılaşılır.
1994’te dünyevi işlerden uzaklaşıp Los Angeles yakınlarındaki Mound Baldy Zen merkezinde 5 yıllık bir inzivaya çekilmiş ve burada “Rinzai Zen Budist Rahibi” ünvanını kazanmıştır.
2001’de yeniden müziğe dönen Cohen, “Ten New Songs” isimli albümü yapıtlarının arasında en melankolik olanıydı. 2004’te halen birlikte olduğu Amerikalı jazz sanatçısı sevgilisi Anjani Thomas ile “Dear Heather” isimli bir albüm çıkarttı. Yine 2006’da birlikte yazdıkları albüm “Blue Alert” geniş yankı uyandırdı. Albümdeki tüm parçaları seslendiren Anjani için bir eleştirmen “Cohen’in kadın olarak yeniden doğmuş hali” ve “tek bir nota bile seslendirmemiş olsa da Cohen’in sesi, albüme bir sis gibi sinmişti.” diye yorumladı.

Kanada’da çok satanlar listesine bir numaradan giren şiir ve çizimlerden oluşan kitabı “Book of Longing” 2006’da yayınlandı ve tüm dünyada çok çabuk tükendi.
2008 onun için tam bir dönüm yılıydı, 40 yılı aşkın bir repertuarla tüm dünyada canlı performans sergiledi. Kapalı gişe verdiği konserleriyle 2008 yılına damgasını vurdu. “En esin verici bestecilerden biri” olduğu için Amerikan Rock’n Roll Hall of Fame’ e kabul edildi.
Cohen’in şarkıları ve şiirleri pek çok başka şarkıcı ve şarkı yazarını etkiledi. Eserleri 1000′den fazla kere başka sanatçılarca yorumlandı ve kaydedildi. “Canadian Music Hall of Fame” ve “Canadian Songwriters Hall of Fame”e kabul edilen Cohen, ayrıca ülkenin en büyük sivil şeref madalyası olan “Companion of the Order of Canada” ile ödüllendirildi. Böylece en güçlü ve etkileyici şarkı yazarları arasındaki yerini belgeledi.
Şuan Los Angeles’da yaşamını sürdüren Cohen, çağımızın belki de en önemli ve en etkili şarkı yazarlarından olmasının yanı sıra ironik şiirleriyle de çağa derin izler bırakan güçlü bir şairdir. Şimdiden efsaneleşen ve sanatıyla yıllara meydan okuyan Cohen, daha onlarca yıl kelimeleriyle bizleri sarhoş etmeye devam edecek.

Cohen’den…
“Aşk bir çeşit zafer yürüyüşü değildir.” Hallelujah şarkısından
“Şiir sadece hayatın bir delilidir. Hayatınız iyi yanıyorsa şiir sadece küldür.”
“ Senin gözlerinde, beni olmak istediğim gibi tarif eden bir şey vardı.” Görkemli Kaybedenler kitabından
“Uykusuz son sığınak uyuyan dünyada üstünlük duygusudur.”
“Teldeki bir kuş gibi
eski bir gece yarısı korosundaki sarhoş gibi
kendimce denedim özgür olmayı.” Teldeki Kuş şiirinden.

• Cohen katıldığı bir festivalde Colombia Records’dan John H.Hammond’ın dikkatini çekmiş ve tüm albümleri aynı plak şirketinden çıkmıştır.
• “Chelsea Hotel no 2” ve “Lover Lover Lover” isimli şarkılarını 1974’te ilişki yaşadığı Janis Joplin için yazdığı iddia edilmiştir.
• Son stüdyo albümü olan The Future ile aynı ismi taşıyan şarkısında “Geleceği görüyorum kardeşim: cinayet var” der. Bu albümde bulunan satirik marş özelliği taşıyan “Democracy” isimli şarkı içlerinde Bill Clinton’ın da bulunduğu bazı politikacılar tarafından kullanılmıştır.
• 1996’da Budist tapınağında “sessizlik” anlamına gelen Jikhan ismini almıştır.

Ve Leonard Cohen’in yukarıda bahsettiğim o muhteşem kült şarkısı;

Sevgiler,

Evrene bir hoşgörü ışığı – 3

10 Kas

(öncesi: 2 - 1 )

 

Özellikle son dönemlerde eğitim, hukuk, sağlık, iş dünyası, cinsiyet, medya, din, ırk, siyaset gibi insanlığı ilgilendiren sosyolojik her alanda eşitsizliğin boy gösterdiğine tanık oluyoruz. Daha adaletsiz bir dünyanın içerisinde olduğumuzu görmeden hep karşı kuvvetleri suçluyor, kendimizi aklıyoruz.

 

Eğitimdeki eşitsizlikler kopya skandallarına, siyasetteki eşitsizlikler kaset skandallarına, cinsiyet eşitsizlikleri cinayetlere, gelir eşitsizlikleri isyanlara dönüşüyor. Bakınız Libya, Yemen, Mısır, Suriye… gerisini siz getirin. Dünyanın her yerinde halk isyan bayrakları çekiliyor, diktatörlüğe, eşitsizliğe karşı direniyor. Kimse de çıkıp uzlaşmaya çalışmıyor.

 

Hâlbuki hiç de zor değil uyum içinde ve sevgiyle yaşanabilir bir dünya kurmak. Sadece biraz daha hoşgörü ve biraz daha saygı… Yeryüzünde akıl ihsan edilmiş en güçlü canlılar biziz. Ve biz ne olursak olalım yaratıcının ve adaletin önünde, insan hakları evrensel bildirgesinin ilk maddesinde söylendiği gibi her birimiz hür ve eşitiz.

 

Hepimizin içinde var olan anlayış ve adalet ilkelerimizle etrafımızdan başlayarak evrene güzel bir hoşgörü ışığı yayabiliriz. Çok mu hayalperest düşünüyorum? Ee, siz de düşünün, ne zararı var! En azından olumlu bir güç veriyor insana. Şuna can-ı gönülden inanıyorum; biz birbirimizle fikir, inanç ve duygu ayrılıkları yaşasak da yani hemfikir olmasak da hemzemin de buluşabiliriz. Bence buna siz de inanın ve bugünden itibaren bir hoşgörü ışığı yakın tüm tersliklere, olumsuzluklara…

 

Hepimize aynı düzeyde ılımlı bir yaşam diliyorum.

Hemzemin’de buluşmak üzere, sevgiler.

Dergi Bursa- Mart Nisan 2011 sayısında yayınlanmıştır.

http://www.dergibursa.com.tr/

Evrene bir hoşgörü ışığı – 2

8 Kas

(öncesi: http://www.hergunluk.com/evrene-bir-hosgoru-isigi-1/)

 

Peki ya neden hep zoru seçiyoruz? Neden bunca arbede, kavga, savaş yaşamlarımızdan hiç eksik olmuyor. Bu sorunun tek bir yanıtı var;  eşitsizlik, aynı düzeyde olamamak… Tüm insani ilişkilerimizde anlayıştan, hoşgörüden yoksun oluşumuz.

En basitinden tüme varım yöntemiyle ikili ilişkilerimizi irdeleyelim; karşılıklı hoşgörü ve adalet çerçevesinde yeşermeyen her ilişki daha çiçekleri açmadan solmaya mahkûm oluyor. Çünkü sadece bir tarafın özverisi, hemzeminde buluşma çabası ne yazık ki bir süre sonra sonuç vermiyor. Bu, dostluk, iş, aile ilişkilerimizde de hep aynı.

Gün geçmiyor ki yeni bir felaket haberi okumayalım! Birbirini dinlemeyen, anlamayan insanların işlediği cinayetler,  özgürce kendini ifade edemeyen kadınların kurban oluşu, dilimize pelesenk olmuş fırsat eşitsizlikleri yüzünden yaşanan yüzlerce acı olay… Cinnetler, cinayetler biliyorsunuz işte üçüncü sayfa haberleri…

Aslında yalnızca ülkemizde değil, tüm dünyada eşitsizlik hüküm sürüyor. Bizler bakış açılarımızı değiştirmedikçe, başka başka yönlerde olsak da birbirimize saygı duyup, orta noktalar bulmaya çalışmadıkça, bu sizden, o bizden diye ayrımcılık yaptıkça bu durum hepimiz için daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Giderek küreselleşen dünyamız için de çıkmaz haline geliyor. Kızılderililerin bu konuyla ilgili çok güzel bir sözü var; “Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz”.

(Devamı gelecek)

Dergi Bursa- Mart Nisan 2011 sayısında yayınlanmıştır.

http://www.dergibursa.com.tr/

Evrene bir hoşgörü ışığı – 1

4 Kas

 

Dergi Bursa’da Hemzemin isimli köşemde yazdığım yazıları da sırasıyla sizinle paylaşmaya karar verdim. Fakat yazılar hayli uzun olduğu için bir kaç bölüme ayırarak ekleyeceğim. İlk yazımdan başlayalım. İsminin neden ‘Hemzemin’ olmasına karar vermem ve bu kelimenin bana düşündürdüğü güzel hisler…İyi okumalar…

 

Yüzlerce yıllık tarihiyle Bursa, tam bir hoşgörü kentidir. Üzerinden gelip geçen tüm halkları kucaklamış, Türkiye’de önemli bir medeniyet beşiği olmuştur. Bu şehir; hem entelektüel hem bağnaz, hem göçmen hem manav, hem huzur seven hem coşan, hem yoksul hem varsıl her türden insanı mutlu edebilen güçtedir.

İşte bu yüzden hemzemin bir şehirdir Bursa. Farklı yönlerden gelen kültürlerin paydasına doğasını, güzelliklerini, maneviyatını koyan, onca çeşitlilik içinde öylece sakin duran, herkese kucak açan ulu bir dağ şehri…

Köşemin ismi biraz da bu yüzden“Hemzemin”. Dergi Bursa’daki ilk yazımda Bursa’yla da özdeşleştirdiğim bu nadir duyduğumuz ama kulağa hoş gelen, naif, insancıl kelimeyle ilgili aslında bildiğiniz bir kaç şey söylemek istiyorum.

Tahmin edeceğiniz gibi dilimize Farsçadan gelmiş pek çok sözcükten biri hemzemin. Özgün yazılışı; he’mzemin. Anlamı TDK’ ya göre “aynı düzeyde olan”. Trafikte karşımıza çıkan şekli “hemzemin geçit” ise “kara yoluyla aynı düzeyde olan tren yolu geçidi” anlamında kullanılıyor. O halde öz Türkçede aynı tabanı paylaşan yani “tabandaş” da diyebiliriz. İngilizcede hemzemin; “grade”, “level” gibi seviye/düzey anlamında karşımıza çıkıyor.

Bense şöyle açıklayacağım; iki farklı şeyin aynı seviyede kesişmesi, birbirleriyle aynı paydada kavuşması. Mecazi anlamda “hemzeminde buluşmak” tabirini yaşamımızın her alanına bütünleştirebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü insanlığın en güzel erdemi olan hoşgörüyü, anlayışı çağrıştırıyor.

Dünyada ve ülkemizde her gün onlarca kötü haber duyuyoruz. Artık birçoğuna şaşıramıyoruz bile, çünkü kanıksadık. Farklı yönlerden, kutuplardan, fikirlerden olan iki ya da daha fazla grubun yaşadığı, yarattığı hatta dayattığı kaosların içerisinde buluyoruz kendimizi. Bunlara kimilerimiz susuyor, bakıp geçiyor, kimilerimiz duyarlı davranıp harekete geçiyor, kimilerimiz ise orta noktada kalmayı tercih ediyor. Aklınıza hemen siyaset geldi değil mi? Yok yok siyaset yapmayacağım. Fakat şimdi gündemimizde seçim var, elbette o seçim kampanyaları, kavgaları, saf seçme, seçtirme kaygıları da konumuza dâhil. Ama daha genel düşünelim istiyorum;  tüm evrende farklı istikametleri olan, farklı amaçlar taşıyan, farklı kültür çatıları altında olan zıtlıkları düşünelim. Bunların hiç mi ortak özellikleri, paydaları yok sizce, hiç mi bir kesişme noktası bulunmaz?  Sonucunda güzel durumlar yaratacağını biliyorsak, iki ayrı şeyi neden aynı potada eritemeyelim?  Hani ilköğretim matematiğinden hatırlarsınız; “paydaları eşitleme” diye bir formülümüz vardı. Paydadaki farklı sayıların  “e.k.o.k.” unu (en küçük ortak kat) bulurduk, birbirine denk olduğu zaman işlemimizi daha rahat yapardık.  Demem o ki, ortak yönleri olan her şey ile işimiz daha kolay.

(Devamı gelecek)

Dergi Bursa- Mart Nisan 2011 sayısında yayınlanmıştır.

http://www.dergibursa.com.tr/

Not: Köşe yazılarımı aynı ismi taşıyan “Hemzemin” kategorisinden okuyabilirsiniz.

Dergi sayfası şeklinde okumak isterseniz, o da burada;

Uçabilir miyim?

3 Kas

 

Uçmak nasıl bir duygudur acaba? Özgürlük mü güzelliği? Herkese, her şeye yukarıdan bakabilmek mi cezbedici olan?

Sonsuzluk mu yoksa zirvede olmak gibi bir şey mi?

-o-

Geçenlerde yeni vizyona giren Anadolu Kartalları’nı izledim. Hava Harp Okulu’ndaki gençlerin her birinin uçmak ve pilot olmaktaki amaçları, hedefleri ve hırsları farklıydı. Amaçlarına ulaştıklarında ise hala eksik bir şeyler vardı. Yerde bıraktıkları…

İçlerinde kalanlar… Yarım kalmışlıklar…

Film o duyguyu bize vermeye çalışırken Manga’nın “Tek Yön Seçtiğin Tüm Yollar” şarkısı devreye girdi. 

“Bedenin özgür kalsa neye yarar? 
Acıtır ruhunu içinde kalanlar 
Dönemezsin artık geriye,
Tek yön seçtiğin tüm yollar “

-o-

Herkesin uçması farklıdır bence. Mesela benim uçmaktan anladığım; korkularımı, endişelerimi bırakıp isteğim o yere çıkmak. O yer sonsuzluk, bir nevi ölümsüzlük bence. Peki bunun için çalışıyor muyum? İşte bu muamma. Çünkü o korkuları bir kenara bırakamıyorum. 

Biraz daha açayım beni tanıyanlar biliyor ben hep bir yazar olmak istedim. Ve artık basılı kitabımın sayfalarını parmaklarımla çevirmek istiyorum, birilerinin elinde kitabımı görmek, sevdiklerime verirken içine küçük notlar yazmak… İşte benim küçük dünyamda uçmak bu!

Ama bazı endişelerim var. Bunun için yetersiz miyim yoksa geç mi kaldım? Silinip gider miyim, raflarda kaybolur muyum…? Satması ya da satmaması umurumda değil ama ben hep yazmak istiyorum zira bir kitapla yetinmek değil hedefim.

Geleceğe uzanmak istiyorum, çünkü benim sonsuz göğüm gelecek!

İşte bunu yapmam için de yarım kalmış hiçbir şeyi bırakmamam lazım hayatımda. Çünkü onu da yarım yapmak istemiyorum.

Ne zaman kitap çıkarıyorsun artık diyen herkese “demlenmeyi bekliyorum” diyordum. Ama sanırım artık o kadar bekledi ki ocağa koyduğum o şey, acılaşmadan, altı yanmadan bir an evvel başlamalıyım bu işe.

Acaba gerçekten uçabilir miyim?

 

 

Plugin from the creators of Brindes :: More at Plulz Wordpress Plugins