Archive | Hemzemin RSS feed for this section

Bilgi ve paylaşımın sonsuzluğu…

24 Ağu

Ne çok şey var paylaşıma dair. Misal size uzun uzun aradığım eflatun ojelerimi nerede bulduğumu söyleyebilir, alakasız bir dergiden öğrendiğim kağıttan boncuk yapımını anlatabilirim. Ya da biraz depresif takılıp son dönemde geçirdiğim üstüste gelen hastalıklarımdan dem vurabilir, fizik tedavi süreciminden, kronik faranjitimden ve dökülmesine çare bulamadığım saçlarımdan bahsedebilirim.

Aslında bilgisayarı açtığımda birkaç haftadır fazlasıyla etkilendiğim ve üzüldüğüm şehitlerimiz için birkaç kelam not düşmek veya “Dadaab Kampı“‘nda tvden izlediğimiz kadarıyla bildiğimiz korkunç sefaleti hatırlatmak ve herkes gibi “Afrika yaz bilmemneye gönder” gibi bir yardım çağrısında bulunmak istemiştim.

Fakat karşıma çıkan google görselinde Jorge Luis Borges’in 112.doğumgününü görünce aklım uçup gitti. Şiir ve edebiyatla ilgilendiğim için Borges adını çok duydum fakat ne yalan söyleyeyim hiç bir kitabını okumadım. Bir edebiyat sitesinde editörlük yaparken birkaç şiirini okuduğumu anımsıyorum ve bir de yıllar önce ucundan biraz takip ettiğim “Borges defteri” isimli bir blog hatırımda.

Şunu düşündüm, okumadığım ne çok yazar var, öğreneceğim ne çok bilgi… Paylaşıma dair birbirimizden öğreneceğimiz ne çoooook şey var.

Açtım wikipedia ‘ dan yaşamını inceledim.  Aslında öykücü olduğunu ve şiire görme yetisini kaybettikten sonra körlüğünü telafi etmek üzere başladığını öğrendim.

Tanrım ne hayatlar var dedim, ben son derece rahatken ve keyfim yerindeyken bir şey yazamıyorum diye üzülüyorum, adam kör olmuş edebiyata da hayata da küsmek yerine şiirle tutunmuş yaşama. Sonra şüphecilikten etkilendiğini okudum, o bilgi beni edebiyattan alıp bir anda  felsefeye fırlattı.

Sahi kimdi septikler, nasıl doğmuştu septisizm? Septisizmi okurken yine bilgiye çıktı yolum. Zaten felsefenin temeli de bilgiyi bulmak, onu aramak değil midir? Eee bilgiyi ve hatta doğru bilgiyi bulmak için şüphe etmek gerekmez mi?  Şüphe etmek için doğruluğunu aradığımız bilgi, bilgi içinse şüphe etmek gerekir. Bu resmen kısır döngü. Kafam karıştı, tamam!

knowledge is infinite (*)

Bilgi sonsuz bir deniz. Biz ne biliyorsak, açıldıkça geride bıraktığımız dalgalar kadar işte. Yol boyu karışıyoruz dalgalara, üzerinde köpüren dalgalar yüzeysel olarak öğrendiklerimizden ibaret. Fakat bir de derinliği var bu denizin, bembeyaz köpüklerin altı bin bir çeşit gizemle dolu.

Mesela biz hala kaç tür deniz canlısı olduğunu bile bilemiyoruz değil mi?

Oysa ne çok bildiğimizi sanıyoruz. Hiç bir büyük düşünür, araştırmacı, ilim insanı çok bildiğini savunmamıştır. Hatta hatırlayacaksınız birçoğu bilginin sonsuzluğuna dair görüşlerini hiç birşey bilmediklerini iddia ederek savunmuşlardır. İşte bazı örnekler;

“Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır.” Lao Tzu

“Bilgiye sahip oldum mu? Bilmiyorum” Konfüçyus

“Bir şey bilmediğim dışında başka bir şey bilmiyorum.” Sokrates

“Doğanın sonsuz gücü karşısında saygılı olmamız, bilgisizliğimizi, yetersizliğimizi bilmemiz gerekir.” Michel de Montaigne

“Düşünüyorum o halde varım. İlk bildiğim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün o öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim.” Descartes

O halde bildiklerimizi paylaşmaya, paylaşımlarımızla artan bilgi ve sevgiye…

Şayet bu uzun yazıya katlanıp buraya kadar okuduysanız yorum da yaparsınız değil mi? :) Paylaşıma efendim, sevgiler.

(*)Merak edenlere yukarıda göz doktorlarının kullandığı grafik görseli siz de kişiselleştirebilir, istediğiniz metinle kullanabilirsiniz, tık tık.

 

‘Ön’yargılarımız

3 Nis

Önyargılarımız ‘ön’ce fiziksel! Hani adamı ben bakışından, duruşundan anlarım deriz ya işte onun ‘ön’cesi de var. Acaba buna da ön önyargı mı desek?

Dikkat bu yazı tamamen subjektiftir! Hiçbir kanıtlanmış gerçeği yoktur! Genellemelerden kaçınıyorum ama hepimiz adına nesnel düşünmeye de çalışıyorum. Bu, sosyal tanımlamada ne oluyor, işte onu bilmiyorum. Neyse neyse…

Diyorum ki sokakta yürürken bile gördüğümüz onlarca insan hakkında zihnimizde birçok yargı oluşmuyor mu?

Hızla yanımızdan geçip giden biri hakkında bile biz istemesek de aklımızdan express bir düşünce treni geçip gidiyor. Beynimizin odacıklarından, vagonlarından minik görüntüler, hatıralar çekiyoruz. Hatırımıza düşenlerle anın içindekileri karşılaştırıyor, kıyaslıyoruz. Tam o anda başka bir görüntü ile karşılaşıyoruz, bu defa yine ona en benzeyen görseli çağırıyoruz odalarımızın birinden… Ve böyle akıp gidiyor beyin yolculuğumuz kendimizin bile engel olamadığı bir düzlemde.

Hatta öyle ki bazen hatırlamaya çalıştığımız eski görüntülerden birinin bulunduğu odanın kapısı kilitli oluyor. Düşünüyoruz, taşınıyoruz, yok gelmiyor aklımıza. Dilimizin, gözümüzün ucuna geliyor da çıkamıyor kilitli kaldığı yerden. Oyun oynuyor sanki bize beynimiz, cimnastik yaptırıyor.

İşte hatıralarımızda olanlar ile yeni karşılaştıklarımız arasındaki bağlarla, doğru kanılara vardığımızı sanıyoruz.

Mesela büyük gözlü bir insan hakkında onun zeki biri olduğunu çıkarsayabiliriz. Ya da  iki kaşı birbirine tam anlamıyla zıt kutuplardaysa kesin havalı biridir. Elleri kocamansa güçlü, sadece parmakları uzunsa yetenekli…Sapsarı saçlı ve güzel bir kızsa kesin aptaldır, ayaklarını pergel gibi açıp yürüyorsa kaba-sabadır… Sırtı kambursa acılı biridir, dimdik yürüyorsa gururlu ve kibirlidir.

Bunlar aslında tamamen zihnimizde daha önceden varolan modellerden yarattığımız önyargıdan başka birşey değil. Ya da belki ben yanılıyorumdur; fiziki özelliklerin ruh yansıması üzerinde büyük etkileri vardır.

Buradaki resimler önyargı için verilen en klasik örneklerdir. Her açıdan bakmaya çalışın, görecekleriniz oldukça şaşırtıcı. Ve kendinize ne kadar önyargılı olduğunuzu sorun.

Ben sordum; fazlasıyla önyargılıyım.


Çalılıklarda oturan kurbağa mı?


Yoksa bir at başı mı?

Peki bunu nasıl azaltırız ya da nasıl kurtuluruz önyargılarımızdan? Asıl o zaman mı erdemli, hoşgörülü bireyler olabiliriz?

Siz de bu yazıya başlarken önyargılarınızdan kurtulmak,  bu konu hakkında biraz olsun ipuçları edinmek için mi geldiniz, üzgünüm. Çok önyargılısınız.

Cevabını bulamadığımız olgular hakkında ne kadar çok konuşur, anlatırsak o şey gözümüzde olduğundan daha basitleşiyor. Bu yüzden siz de anlatın, okuyalım, belki güzel bulgular edinebiliriz.  : )

Sevgiler,

Merak

22 Ağu

Hey oradaki seyirci!

Şimdi sen bana belki beş kilometreden yakın yada yüzlerce kilometre uzaktasın.

Orada öyle ekranın karşısında benim ne saçmaladığımı okuyorsun.

Ne garip değil mi?

Sessiz sedasız geldiğin gibi gideceksin buradan.

Ve ben bunu hiç bir zaman bilemeyeceğim.

Merak ne değişik bir duygu değil mi?

Şimdi sen şöyle bir göz gezdirdin, faren seni bir kaç sayfa atlattı belki…

Beğensen de beğenmesen de beni merak edip, ‘kimdir?’ butonuna bastın değil mi?

Haydi itiraf et, bastın:)

Önemsiz…

Birkaç ayrıntı kelime veren mikrobiyografi.

Hmm. Güzel kelime oldu “mikrobiyografi”.

Bunların tümünü dakikalar geçmeden unutabilir ya da ilgilendiysen bu satırlara tekrar buluşabilirsin.

Ve belki yorum da yaparsın, kimbilir:)

Ama şunu bil okuyucu, seni görmesem de birilerinin bu zırvaları okuduğunu ve benimle aynı düşünceleri paylaştığına inanıyorum.

Sevgiler,

Naz’

Güç söyleyende mi, sessizce yapanda mı?

18 Ağu

Yaptığımız bir işle böbürlenmemek, o işi sevmiyoruz, gururlanmıyoruz ya da küçümsüyoruz anlamına gelmez hiç bir zaman.

Bana kalırsa bu sadece alçakgönüllülüktür.

Çünkü aslında biz insanlar yaptığımız herşeyi kendimize göre yüceltiriz. Çünkü “yapabiliyorum” demektir o.

Sıradan bir temizlikçinin dilinden ” oh camların mis oldu, yok gibi oldu, kıskanacak komşular ” gibi tümceler duymak pek doğaldır. O da yaptığı işi sergilemekten gurur duyar, işin büyüklüğüne küçüklüğüne aldırmadan. O sözcüklerle de niteler işini, pekiştirir.

Demem o ki; bazıları yaptıklarını öyle anlatır ki ilahi bir güçleri varmış gibi abartırız onları gözümüzde, hatta inceden kıskanırız.

Bazıları da sadece yapar ve bekler…

Değerlendirilmeyi, takdir edilmeyi, farkedilmeyi…

Bazen karşılığını alır ya da büsbütün sıradanlaşır.

Sizce güç söyleyen de mi, sessizce yapanda mı?

Eyvah! Unuttum!

18 Ağu

Yolda yürürken bir yerlerde herhangi birşeyimizi unuttuğumuz aklımıza gelir ve geri döneriz.

Bu azönce ters istikamete attığımız adımlardan daha hızlı, büyük ve seridir.

Sanki unutma ahmaklığımızı orada geri dönerken herkes anlamış ve bize bakıyormuş gibi algılarız.

Bu yüzden mi hızla yürürüz?

yoksa

Unuttuğumuz noktadan unuttuğumuzu hatırlamamıza kadar geçen süreyi telafi etmek için mi?

Plugin from the creators of Brindes :: More at Plulz Wordpress Plugins