Archive | Herşey RSS feed for this section

bebeyaka.com açıldı!

5 Nis

Bir süredir sadece en yakınlarımın bildiği ve blogumda da bir kaç kez yazıp görsellerini koyduğum bebe yaka çalışmalarımın artık bir satış kanalı var.

bebeyaka.com açıldı!

http://www.bebeyaka.com

Hem çok heyecanlı hem de çok keyifliyim, tek tük gelen mailler siteyle birlikte epey çoğaldı.

Artık 2.fazı düşünmeye başladım. Nasıl yetiştireceğim, gelen talepleri nasıl karşılayacağım?

Eşzamanlı olarak bebeyakabynaz’ın facebook sayfası ve tabii ki twitter hesabı da aktif oldu.

Bebeyaka’yı takip etmeniz ve paylaşmanız bebeyakanın gelişmesine yardımcı olurken beni de şevklendirecek.

BebeYaka.com‘a gitmek için tıklayın.

Bu yüzden şimdiden çok teşekkürler!

Sevgiler,

Naz

Zikzak Modası

28 Mar

Zikzak deseni ilk olarak İngiltere’de 19ncu yüzyılda iş kıyafeti veya önlüğünü süslemek için doğmuş.  Bu yılki Aztec modasıyla içiçe geçmiş ve benim de oldum olası çok hoşlandığım zikzak desenler için  ilham verici bir kaç şey paylaşmak istedim.

Aslında bu yıl en çok bileziklerde karşımıza çıkıyorlar,

via Upcycle-This

 

 Siz de böyle clutch yapabilirsiniz /DIY Tutorial/

Ziyafet masalarında,

Özkaynak bulunamadı:/

Ama ETSY’de aynı runnerı buldum, satın alabilirsiniz.

Dekorasyonda,

via Etsy

via Etsy

Mobilyada,

Üstelik sadece şu bantlarla kendiniz bile yapabilirsiniz;)

Zeminde,

via Thelennoxx

Kozmetikte biraz Aztec esintisiyle…

via Zebber

ve elbette Kıyafetlerde,

via Lovely Chaos

ve yine bir DIY projesi: Ayakkabılarınız da Zigzaglasın!

via Craftzine

Düz beyaz Kedslerinizden sıkıldıysanız hem eğlenceli hem harika görünümlü bir dönüşüm projesi, Refinery 29 nasıl yapacağınızı süper bir slaytla anlatmış.

Hadi bakalım iyi zigzaglamalar:)

G harfi eksik…

13 Mar

Sivas’ta 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nin yakılmasıyla başlayan 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylara ilişkin dava zaman aşımından düştü.

Şimdi gözler Yargıtay’a yapılacak başvuruda, eğer yüksek mahkemede de benzer bir karar verilirse dava AİHM’e gidecek.

Madımak Olayı da denilen Sivas Katliamı’nı enine boyuna araştırdığımda severek okuduğum bir çok yazarın, şairin orada yanarak can vermesi kanımı dondurmuştu.

Üzerine okuduğum Sunay Akın’ın “Kova Kaleci” şiiri yıllardır hafızamdan silinmedi. Kendi şiirlerimi bile ezberleyemeyen ben mıh gibi aklımda tutarım büyük ustanın katliama dokunduğu dizeleri…

Kova Kaleci

yedi kova su yeterliydi
sivas’taki ateşi söndürmek için
oysa her biri
devlet dairesindeki kovaların
üstüne yazılı
altı harfli bir sözcüktü yangın

yedinci kova
taşar engellenemez biçimde
çünkü emekçilerin
alın teriyle doludur
işte bu yüzden
sinek ölüleri yüzemez üstünde

futbol takımında mahallenin
kova kaleciydi lakabım
ilk kez sevinecektim buna
ama yalnızca
avuçlarıma alabildiğim suyu
bir kova gibi sıvas’a taşıyamadım

g harfi boştur yangın kovalarının
ki ortaya çıkar
dolu olanları okununca
madımak oteli’nin merdivenlerinde
kurtulmayı bekleyenler için
verilen karar: yan ın

ve başında anladım ki bir kuyunun
ipin ucunda
derinlerdeki suya uzanan
birer kova gibidirler
yangınları söndürmek isteyen
darağacına asılı devrimciler

S.Akın

“kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim

sessiz akan bir ırmağım
geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım”  diyen şair ve tıp doktoru olan, şimdilerde adına ödüller verilen Behçet Aysan‘ı hatırlayalım.

“Heybesinde yılan
İşaretleri,
Baldıran zehiri
Yüzüğünün içinde
Ve yanında
Kav taşıyan ben;
Tekinsizim size göre
İbret için yakılması gereken”   
diyen, 2 Temmuz’daki katliamda ağır yaralanan ancak komadan çıkamayıp 9 Temmuz 1993′de hayatını yitiren Metin Altıok’u unutmayalım.

“İnsancıl insanlar barıştan yana
Ancak zalim olan kıyar insana
Barış aşkı yayılmalı cihana
Barış güvercini uçsun Dünya da
Dostluklar kurulsun insanlar gülsün
Son bulsun savaşlar kimse ölmesin”  diyen Alevi müzisyen Mazlum Çimen’in kendisi gibi müzisyen babası Nesimi Çimen’i unutmayalım.

Ve diğerlerini…

Bu insanlık suçuna sessiz kalmayanlar bu akşam saat 19:00′da Taksim Tramvay durağında protesto yapıyor. #bizdezamanasimiyok #SivastaZamanAsiminaHayir taglerini ve @hergunluk ‘ü twitter’dan takip edebilirsiniz.

Barışla dolu bir dünya için sevgiler,

Ak Sayfalarda Kara Adamlar

8 Mar

Bu şiiri yazdıktan sonra
pastel boyalarla evler yapacağım.
Kağıttan havalanacak temelleri ama depreme dayanıklı
Rengarenk panjurlu evler, ala kapılı…

Bu şiiri yazdıktan sonra
üç metre kadınlar çizeceğim kağıtları birleştirip
evlerden uzun boylu kadınlar,
ağaçlardan bile büyük
memeleriyse kafalarından…

Erkekleri çizeceğim ak kağıtlara, kara kafalı
yüzleri birbirine benzeyen adamlar,
cepsiz pantolonlar giyen
ve ortadan ikiye ayıran saçlarını…

Bu şiiri yazdıktan sonra
resim yapacağım
Kimse ölmeyecek depreminde kağıdımın,
şiirlerimde ki gibi olmayacak
Karanlık olmayacak
ve çizdiğim güneş hiç kaçmayacak kağıdımdan,
sağ köşede öyle asılı kalacak.
Kadınları büyüteceğim, erkeklerden,
evlerden hatta tüm nefretlerinden ve üzüntülerinden büyük olacaklar.

Bu şiiri yazdıktan sonra
yüreklerinizi ortadan ikiye ayıran ve bacaklarınızı,
acı sokmaya çalışan adamları çizeceğim
Gülüşlerinizi, öpüşlerinizi sözde ceplerinde taşıyan erkekler çizeceğim,
kadınlardan küçük
ve sineklerden az büyük.

Bu şiiri yazdıktan sonra
size okutacağım
ve resim yapacağım pastel boyalarla, ak kağıtlara~~

Sevgiler,

Nazlıhan Şevik

Tüm Kadınların Dünya Kadınlar Günü Kutlu Olsun…

(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Hergünlük Altın Örümcek Oyları goes to…

6 Mar

Altın Örümcek Web Ödülleri oylamaları başladı. Ben de Halk Oylaması’na bu defa facebook üzerinden katıldım. Facebook altyapısını, sosyal medyada yaptığı işlerle adından sıkça söz ettiren Dudes Division ‘ın desteklediği Altın Örümcek ödülleri için oy kullananlara hediye de var. Ama kime çıkar bilmem:)

32 ayrı kategoride 5′er finalistin yarıştığı Altın Örümcek Web Ödülleri için ben de 10 kategoride oyumu kullandım.

Blog kategorisinde Hippi Kız‘a oy verdim. Zaten uzun zamandır takip ediyorum ve çok seviyorum. Tasarım olarak haber sitesi şeklinde olsa da okuması keyifli ve içerik olarak da çok düzgün. Aynı zamanda sosyal medya tarafını da aynı kalitede götürüyor. 9. Altın Örümcek’te Blog kategorisinde yine birinciydi. Sanırım bu yıl yine onun üzerine sağlam bir rakip çıkmamış.

Eğlence kategorisinde  BIRA.FM ‘e bayıldım. Altın Örümcek olmasa farketmeyecektim bile ne feci, niye duyurmuyorsunuz? Aslında teknolojisi çok basit, altyapısı bir zamanlar çok dinlediğim ama yasaklardan sonra unuttuğum Grooveshark tabanlı. Çoktan seçmeli radyo hissi uyandırıyor. Frekanslar aslında playlistler, ama müthiş güzel. Eminim siz de çok seveceksiniz. Belki sevmişsinizdir bile;)

Reklam,PR kategorisinde, benim gözümde 1.lik WANDA Dijital’e yakışacak. Terzi kendi söküğünü dikemez misali interaktif reklam ajansları kendi sitelerini pek önemsemiyorlar. Paralı işler daha tatlı geldiğinden bir türlü zaman ayıramıyorlar desek daha doğru galiba. Wanda yaptığı işlerin güzelliği  kadar kendi web sitesine de özenmiş. Yeni nesil, güçlü ve karakteristik.  Wanda socialist’i çok beğeniyordum zaten, bloguyla ve kurumsal sitesiyle de çok tatlı bir bütünlük yakalamış. Bravo!

Otomotiv kategorisinde carpuzz.com ‘a ısındım en çok. Yaparken kendi sitesini de yenilemeyi unutmayan Roka Dijital yapmış, pek de güzel iyi yapmış taaam mı!

Kurumsal Web Sitesi kategorisinde vakko.com ‘u sevdim. -99designstudioo yapmış.-99′un tarzını diğer işlerine de göz gezdirip çok beğendiğimi söylemeliyim, sanırım Yıldız Teknik Üni’nin içinde kurulan genç bir ajans, tebrikler.

Advergame‘leri çok sevsem ve hepsini denemek istesem de bu yıl finale kalanları beğenmedim. Çok daha keyifli işler yapıldı diye hatırlıyorum 2011′de.  Aztuşlupiyano olayı çok iyidi ama sizce de eskimedi mi? Hala finalistler arasında?! Tavlasanabeni projesi neden sadece erkeklere, bize birşey yok mu sinir oldum. Ha bir de tamam advergame olayı zor bir şey ama bu yavaşlık ne, açılana kadar dünyam karardı, hadi açıldı, kızla konuşurken sürekli takılıyor, loop ediyor.  Doluca’nın delicesevenler olayı güzel ama çok hata veriyor. Trt için yapılan superkahraman işini hiç saymıyorum ve finalistime geçiyorum. Karşınızda Bir Bomonti Macerası. Anladığım kadarıyla bir nevi dedektiflik oyunu. İpuçlarını ve davaları takip ederek sonuca ulaşmaya çalışıyorsun. Keyifli ve meselelere kafa yorduran bir oyun. 12 Mart’ta başlıyormuş.

Bankacılık-Finans kategorisinde favorim; BankalarArası Kart Merkezi’nin Pixelplus‘a yaptırdığı BayBayNakit. Kart kullanmaktan nefret eden biri olsam ve nakiti çok sevsem de BayBay Nakit’te dakikalarımı geçirebilir, belki ‘sinirli keklik’ maskotlarını bile sırf bu site için sevebilirim.

Etkinlik Kültür Sanat kategorisi finalistleri arasında 2009 yılında cafesinin işletme yöneticiliğini yaptığım Tofaş Anadolu Arabaları Müzesi‘ni görünce pek objektif olamadım ve oyumu ondan yana kullandım. Siteyi Tofaş-Fiat’ın pek çok işini başarıyla yürüten Pure New Media yapmış. Objektif olarak baktığımda da yine onu seçerdim herhalde, gerçekten mekanın tarihi dokusunu, ruhunu ve güzelliğini olduğu gibi yansıtmış.

Gurme kategorisinde finale kalan Rıddım ‘ın yeni sitesi çok underground olmuş. Introları pek sevmesem de bu girişi oldukça etkileyici buldum.

Ünlü Siteleri arasında tasarımını en çok beğendiğim Cem Hakko‘nun web sitesi oldu. İş yine -99′un. Benden size +99 :)

Altın Örümcek Web Ödülleri hakkında daha fazla bilgi

Halk Oylaması’na katılmak için: Altın Örümcek Facebook sayfası

Finalistlere başarılar diliyorum.

İnşallah favorilerim kazanır:) Amin.

Sevgiler,

İçimizdeki İsyankarlar-2

24 Şub

Öncesi (İçimizdeki İsyankarlar 1) için resmin üzerine tıkla!

 

-o-

Lise yıllarında takıldığım bir türkü cafe vardı. Gündüz saatlerinde iki kişinin çıkıp birinin bağlamayla birininse gitarla müzik yaptıkları vasat bir mekândı. Orada o adamlar, anlamını yıllar sonra çözdüğüm fakat ilk dinleyişimden itibaren her duyduğumda içimde isyankâr bir tavır yaratan bir şarkı söylerlerdi. Sanırsınız yıllarca 9-6 yollarında çalışmış memurduk hepimiz. Öyle içli, öyle derinden söylerlerdi ki, her gittiğimde peçeteye yazıp illa ki istek yapardım “9-6 yolları”nı. Eşlik ettiğim o Efkan Şeşen şarkısının anlamını sabah 9 akşam 6 çalıştığım yıllar içinde tecrübeyle öğrendim.

 

“Umutlar bir kasada, sıkışmış bir masada / Dokuz altı yollarında oyy, bir ömür geçer buralarda” 

“Dokuz altı yollarında, bir zincir boğazımda / Sıkar sıkar gevşetemem, ağlayamam” diye devam eden şarkıda nasıl da anlatmış bizi Efkan Şeşen. Sonu olmayan çalışma tempomuzun gelecek umutlarımızı nasıl körelttiğini, duygularımızın, yaşamak istediğimiz güzelliklerin erişilmezliğini, sahip olmak istediklerimizin bu sistem içerisinde nasıl imkânsızlaştığını vurgulayarak…

 

“Ayda yılda bir kaçamak, kaçsak bile yaşamamak / Dokuz altı yollarında gülmek yasak” derken az önce bahsettiğim tatil meselesi konusunda da haksız olmadığıma sevindim.

 

Bugün nereden dolandıysa dolandı dilime bu şarkı, iyi ki dedim iyi ki evden çalışıyorum artık. Açtım şarkıyı evde bağırıyorum. Şuan sizin de içinizdeki isyankâr sakladığınız kafesten tırnaklarını çıkartmış olabilir şayet şuan bu satırları işyerinizden okuyabiliyorsanız yine de şanslısınız bence. En azından dergi karıştıracak kadar vaktiniz var. Malum, dergi okumayı bırakın bu sistemde yemek yemeğe şansı olmayanlar bile var, benim gibi evden ahkâm kesenler de… Yok, ama cidden çok iyi anlıyorum, ben de genç yaşıma rağmen erken çalışma hayatına girmiş bir insan olarak az dirsek çürütmedim o ucuz masalarda.

Bunları işten soğuyun diye anlatmıyorum, kalkıp girişimcilik planları yapın diye de değil. Zaten hepimiz biliyoruz ki bu bir çark, dişlileri de biziz.  Biz olmazsak dönmez o çark. Nasıl bir çarksa milyonlarca kişiyi hapseden! Ama içimdeki isyana engel olamadığım bir gün yaşıyorum. Sizinle de paylaşmak istedim.

Keşke iş hayatı dediğimiz bu çember sadece büyük patronları sevindirmese, herkes yaptığı işin karşılığını tam olarak alabilse… Ama ne yazık ki kendi ülkemizde de bu uğurda savaş veren, daha eşit bir sistem için uğraşanların en somut örneği olan 68 ruhunu benimseyenlerin vahim sonunu ve sonuçlarını gördük.  Bunun mümkünsüzlüğünü de…

-o-

Diyeceğim o ki dostlar, başta kendimize olmak üzere milyon tane sorumluluğumuz, yaşamak için zorunluluklarımız var. Bunları karşılamak için ise önce bireysel güce ve işe ihtiyacımız… Hani o hep hayalini kurduğumuz sahil kasabasına gidip, organik tarım yapmaya daha çok zaman varsa yani bu diyardan şimdilik gidemiyorsak, bu deveyi güdeceğiz, başka çaresi yok, o işe kalkıp gideceğiz! Tabii bunu yaparken yıpranma payımızı en aza indirgemek, halet-i ruhiyemizi sağlıklı kılmak ve kronik yorgunluk sendromuna kapılmamak için mümkün olduğunca kendi kendimizin telkincisi, psikologu olmamız gerek.

Ve belki de bu düzenin bize güvende olduğumuzu hissettirdiğini, bunu herkesin yaptığını, daha kötü durumda olanları, çarkı kabul eden taraf olup “eh en azından işimiz var” diye düşünmek…

Ama siz yine de dokuz altı yollarında yürürken, içinizde şarkı çığıran isyankârı tamamen susturmayın, çünkü o da sizsiniz.

“Savrulmuşuz odalara, bahara ve dağlara hasret/ Şu gördüğün döner koltuk sanki ömür törpüleyen rulet” “Ayda yılda bir kaçamak, kaçsak bile yaşamamak / Dokuz altı yollarında gülmek yasak”

Hemzemin’de buluşmak üzere, sevgiler.

http://www.dergibursa.com.tr/

Büyütmek için üzerine tıklayın.

İçimizdeki İsyankarlar-1

23 Şub

Dergi Bursa- Aralık- Ocak sayısında yayınlanmıştır.

http://www.dergibursa.com.tr/

 

Büyütmek için üzerine tıklayın.

 

Sabahları uykuyu alamadan, işe geç kalma korkusuyla, yorgun, mutsuz ve hatta kas ağrılarıyla kalkmanın ne demek olduğunu iyi bilirim. Günümüz çalışma koşullarında ve aslında yaşam ortamında sıkça görülen bu sorunun tıpta da yeri var, belki duymuşsunuzdur; “kronik yorgunluk sendromu.” Ah ne hoş; özellikle (%70 oranında) kadınları etkiliyormuş. En yaygın belirtileri de işte yukarıda sıraladığım semptomlar….
Uzmanlar bunun Amerika’da çok yaygın bir hastalık olduğunu, ülkemizde ise yeni yeni yaygınlaştığını düşünüyorlar. Fakat ben aynı fikirde değilim, zira kiminle konuşsam aynı şeyleri işitir oldum. Hani bazı şeyler üst üste gelir ya, iş, stres, acı kayıplar, hormonal değişikliklerimiz işte genellikle o zamanlarda ortaya çıkıyormuş.

Bundan yaklaşık altı ay öncesine kadar ben de aynı sorundan muzdariptim. Radikal bir kararla evden çalışmaya başladıktan sonra bu durumun yavaşça ve kendiliğinden ortadan kalktığını gördüm. Ama üzülmeyin illa ki böyle bir karar vermek zorunda değilsiniz. Zaten bu rahatsızlık uzun süreli değilmiş, yaklaşık beş altı ay sonra her şey normale dönüyormuş. Kim inanır?
Ve bununla baş etmenin yolu da iş stresimizi azaltmaktan, sorumlulukları paylaşmaktan, daha sakin olup, kötü alışkanlıkları bırakmaktan geçiyormuş. Aman ne kolay değil mi?

-o-

Biliyorum, her gün kalkıp kahvaltı hazırlamak, etrafı toparlamak, kendimizi ve eşimizi işe ve belki çocuğumuzu da okula hazırlamamız gerekiyor. Sonra trafikle baş etmek, daha işyerine varmadan yorulmak… O soğuk plazaların, iş merkezlerinin, binaların penceresiz odalarında belki de metrekareye bir insan düşen bölmelerinde, o sinir bozucu telefonları, eski model bilgisayarlarımızı açmak zorundayız.
Biliyorum, fax-fotokopi çekmek, yemekhanede yemek almak, tuvalet ihtiyacımız için bile kuyruğa girmek zorundayız.
Her zaman özenli (prezantabl) olmalı, kibarlığımızı elden bırakmamalı, saygılı, uyumlu bir tavır sergilemeli, en sinirli anlarımızda bile çözüm odaklı olmalı, sakın ha pozitif, güler yüzlü maskelerimizi yere düşürmemeliyiz.

Öğle arasında kadınlar yeni gelen kızı çekiştirip, şirket dedikoduları yaparken, erkekler boyunlarındaki zincirlerini gevşetip, futbol geyikleri yapabilirler. Ama mesai saatlerine dönünce beyli hanımlı konuşmaya devam, ciddiyetimizi bozmamalıyız. Günaydın, iyi akşamlar klişeleri dışında konuşmak, fazla gülmek, ağlamak, dokunmak, şakalaşmak, yakınlaşmak yasak. Verilen işleri zamanında teslim etmek, en mutsuz günümüzde bile o çekilmez toplantıları yapmak zorundayız.
6’yı bir geçe kafamızı izole edip artık evin eksiklerini, ne yemek yapacağımızı düşünmek, çocuğu okuldan almak zorundayız.

Kronik yorgun olmayacağız da ne olacağız sanki? Sonra tabii Pazartesi’den Cuma’ya geri sayım yaparız, Cuma’dan itibaren Pazartesi’yi hatırlatacak her şeyden kaçarız. Tatil için yaşıyoruz itiraf edin, tatil için çalışıyoruz. Bayramları, yıllık izinleri nasıl da iple çekiyoruz. Resmen masamızda duran o ucube reklamlı takvimlere çentik atmak için günlerle yarışıyoruz. Tatillerde de aranmasak, sorulmasak bile çoğu zaman kafamız yeni proje sunumunda, patronun son tavrında, iş arkadaşımızın bize karşı olan tutumunda, hep orada oluyoruz. Bavula çoğu zaman işimizi de koyup gidiyoruz, belki de hiç gidemiyoruz.
Biraz şikâyet edince de “en azından işin var”, “olsun iş iştir”, kalıplarına mazur kalıyoruz.

(Devamı yarın)

Olmak İstiyorum

21 Şub

 

Son 3 gündür herkes kendine bu soruyu soruyor olsa gerek ki twitter’da en çok konuşulan top trend #olmakistiyorum. Ben de 140 karaktere sığdıramayacağımı düşündüğümden blogumda yazayım dedim.


“Büyüyünce ne olmak istiyorsun” 
sorusuyla başladı her şey. Herkesin bir misyonu olmalıydı hayatta, hedefi ve ona ulaşmak için azmi…


Daha okul sıralarına oturmadan sorulmaya başlanan bu soru ömrümüz boyunca karşımıza öyle çok çıktı ki… Her yıl, her edindiğimiz tecrübeyle değişmedi mi istediklerimiz? Zaman geldi, verecek cevap bile bulamadık. Hayatımızın bir döneminde (özellikle ergenlikte) hangimiz afallamadık ki bu soruyla? Ne istediğimizi anlayana kadar hayli zaman geçti değil mi? Belki de hala ne istediğini bilemeyenler var aramızda.

Sonra bir mesleğimiz olsun, iyi olsun, iyi yerlerde çalışalım diye çırpındık durduk. Üniversite dedik, yüksek lisans dedik, yabancı dil şart dedik, kurslar, seminerler, yetmedi sertifika programları, yurtdışı eğitimleri…Senelerimiz, çabalarımız birer kağıt parçasıyla sunuldu bir sürü kişinin önüne. Evimiz ne işe yarayacağını, nereye asacağımızı bilemediğimiz kağıt yığınlarıyla doldu. Önümüze kapılar açıldı, yüzümüze kapılar kapandı…

İş görüşmeleri, sorular, testler ve tabii ki bir mülakat klasiği “Uzun vadede hedefiniz nedir, ne yapmak, ne olmak istiyorsunuz?” çıktı karşımıza.
Hım, şey, kem, küm… Bazen fazla uçtuk bazen yetersiz bir cevap kabul edildi söylediklerimiz.

Ama kimseye söylemediğimiz, kendimize bile tam olarak anlatamadığımız isteklerimiz vardı. Mesela ben aslında bir piyanist olmak istiyordum. Peki bunu etrafımdan kaç kişi biliyor? Belki eşim bile bilmiyor. Fakat annemin bildiğini yıllar sonra bulduğum bir videodan öğrendim desem…Ve aynı videoda annemin “o özel zevk başka ne olmak istersin?” sorusuna bu defa da elimle yazı yazıyormuş gibi yapıp, ‘yazar’ cevabı verdiğimi…

Bilgisayarlar yeni çıktığında bilgisayar klavyesini piyona tuşlarıymış gibi gören, şarkılar çalan kaç kişi vardır?
Peki otelde resepsiyonist olarak çalışırken ilham gelince tuvalete gidip rezervasyon formunun arkasına şiir karalayan?

Hadi aramızda kalsın, siz büyüyünce ne olmak istiyordunuz? Geçmişi de bırakın, şimdi!… Size bir şeyler dayatılmadan, sizi siz yapacak olan şeyleri düşünün, ne olmak istiyorsunuz?

Şimdi sizi bir Kazım Koyuncu şarkısıyla baş başa bırakayım. Sadece ben olmak isteyenlere… Dinlerken olur a bana da yazarsanız çok mutlu olurum.

Twitter’da hergünlük @hergunluk

Fetih 1453′ten notlar

19 Şub

Konstantiniyye elbet bir gün feth olunacaktır, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onun askeri ne güzel askerdir.

Yapım: Aksoy Yapım

Yöneten: Faruk Aksoy

Senaryo: İrfan Saruhan, Atilla Engin

Büyük Fetih’i anlatmak Faruk Aksoy’un en çok istediği şeydi. Ki şimdiye kadar yaptığı gişe filmlerini buna fon sağlamak için yaptığını hepimiz biliyoruz. 4 yıllık bir çalışmanın sonunda beklenen zaman geldi. Önce fragmanı rekor kırdı Fetih 1453′ün sonra harika pazarlama stratejisi olan ilk vizyon  saati 14:53 ile gündeme oturdu.

Sinekli bakkal olan Ümraniye Meydan AVM’deki Cinebonus bile hiç olmadığı kadar tıklım tıklımdı. 3 seans 5 salon oynuyor olsa da insanlar bilet bulamayıp geri döndüler. Biz de tiyatro gibi en ön sıralarda yer bulup, boynumuz arkada izledik.  Büyük heyecanla, büyük beklentiyle izlemeye koyulduk.

Filmi bütün olarak düşündüğümde mutlaka izlenilmesi ve hatta sinemada izlenmesi gerek bir film diyorum. Ama tam olarak beklentilerimizi karşıladı mı, işte o biraz muamma. Bunun üç nedeni var:

1.si; filmin yapımı yıllar sürdüğü için beklentimiz çok büyüdü.

2.si;  Muhteşem Yüzyıl bizi tarihi yapım konusunda gerçekten doyurmuş, gözümüz öyle bir doymuş ki heyecanlanamadık. 2 yıl öncesine kadar Osmanlı Dönemi’ni okullardaki tarih kitaplarından ya da romanlardan bilen, kitaplarda ve internette döneme ait ucuz illüstrasyonları gören bizler Muhteşem Yüzyıl sayesinde o yılları, kullanılan eşyalardan, kıyafetlerine, mekanlardan, kültürüne kadar neredeyse tüm gerçekliğiyle yeni yeni öğreniyoruz. Hem bu anlamda hem de savaş, aksiyon sahneleriyle Muhteşem Yüzyıl, bu filmin bizler üzerindeki etkisini azalttığı bir gerçek.

3.sü; Senaryodaki eksikler, fazlalar ve odak kaymaları…

—0—

Aşk, Fetih’in önüne, Hasan Fatih’in önüne geçti!

İlk sahnelerin 3D gerçekliği, Hz.Muhammed’in sözleriyle başlaması herkesin tüylerini diken diken etmişti. Sonra II.Mehmet’in doğum zamanına tanıklık ettik. 12 yaşında ilk tahta çıkışını göremeden 2. defa tahta getirilişini izledik. Fakat sonra fethin askeri ve siyasi hazırlıklarının gösterilmesi gereken noktada savaş içinde bir aşk filminde bulduk kendimizi. Elbette sıkıcı tarih ve savaş filmi yapmamak adına aşka yer verilmeliydi fakat topçu Urban’ın evlatlık kızı Era (ki tarihte Era’yı ve hikayesini hiç hatırlamıyorum) (Dilek Serbest) ile Ulubatlı Hasan’ın (İbrahim Çelikkol) aşk öyküsü çok uzun tutuldu.


 Film bittiğinde eminim herkesin aklında aşkıyla, kılıcıyla, savaşçılığıyla, askerleri yüreklendirmesiyle, her yerden bitiverip aşkını ve  Urban’ı kurtarışıyla, oklar sırtında surlara bayrağı dikişiyle, Guistiniani’yle büyük savaşıyla Hasan karakteri kalmıştır. Hasan Fatih’ten rol çalmış gibiydi.aşkının filmin odak noktası olan Fetih’in önüne geçmesi abesle iştigaldi.

—0—

Eksikler:

İlk sahneden beri beklediğim II.Mehmet’in (Devrim Evin) akıl hocası, hep yanında olan Akşemseddin (Raif Hikmet Çan),  filmin sonlarına doğru ak sakallı dede tasviriyle karşımıza çıktı ki bu geç buluşma sadece Mehmet’i yapacağı fetih için inançlandırmak, cesaretlendirmek adınaydı.  Rüyalardan fırlamış gelmiş imajıyla,  zihinlerimize kazınan değerli ve bilge hoca imajı arasında dağlar kadar fark vardı.

İstanbul’un Fethi’nin nedenlerine dair daha çok bilgiye yer verilmeliydi. Ortaçağ’ın bitip Yeniçağ’ın başlaması gibi büyük bir çağın başlangıcına neden olan bu fethin ticari, dini, siyasal ve kültürel boyutları daha net ifade edilmeliydi.

Sultan Mehmet’in kararlılığı, fethi her şeyden çok istemesi güzeldi, haritada planlar yapıp, Konstantiniyye’ye kılıcını saplaması etkileyiciydi ama derinliği bununla kaldı. O büyük planlarına, divanla tartışmalarına neredeyse hiç yer verilmedi.  Divan’da Akşemseddin’in olmayışı, Çandarlı Halil Paşa’nın itirazlarını göremedik. Savaşmaması ayrı bir yazı konusu ama otağında oturup bekleyen, hepten silik karakter olmasını hiç sindiremedik. Fethi istediğini anladık ama çabasını göremedik.

Şehzade Orhan’ın neden Bizanslılarla olduğu hakkında bilgi verilmedi. Tarihten aklımızda kalan taht kavgalarında yenik düştüğü için Bizans’a sığınması ve Anadolu’daki beylikleri kışkırtması tehdidine istinaden Osmanlı’dan haraç almasıydı.

Bizans’ın içindeki din çatışmalarının, Ortodoks ve Katoliklerin yaşantısına dair tarihi bilgi eksikti. Ortodoks Kilisesi’nin merkezinin Konstantiniyye’de oluşu bilgisinin üzerinde durulmalıydı.

Gemilerin karadan yürütülmesi görüntüleri çok önemliydi fakat bunun planlanmasına yer verilmedi.

—0—

Eksikleriyle, fazlalıklarıyla Büyük Fetih’i 160 dakikaya sığdırmak zordu. Ama Faruk Aksoy yapılmayanı pek de güzel yaparak önümüze koydu. Film 3d başarısıyla, zorlu çekimleriyle, tanınmayan oyuncuların gücüyle, efektleri ve müzikleriyle çok güzeldi. Elbette daha iyisi olabilirdi ama bunu bile yapmak büyük emek işi. Bu yüzden saygımız sonsuz. Emeği geçen herkese teşekkürler.

İzlemeyenlere keyifli seyirler diliyorum.

Sevgiyle,

 

Dergi Bursa 1 yaşında!

16 Şub

Dergide yazmaktan öte sıkı bir dergi okuyucusuyum. Hani sayfaları hışır hışır çevirip, aslında o anda başka şeyler düşünenlerden değil, hiçbir satır atlamadan okumaya çalışanlardan hatta yarım kalsa arasına kalem, kumanda o an elinde ne varsa sıkıştıranlardanım ben. Dergi reklamcılığı yapmış olsam da çok reklam görmeyi sevmiyorum dergilerde. Elbette dergilerin yaşaması için reklam şart ama ilkeli bir yayın kuruluşu reklam ve içerik dengesini korumalı diye düşünüyorum.

Beni her sayfasına kitleyen, reklamla içerik dengesini çok güzel terazileyen bir dergi var ki ben de orada yazdığım için söylemiyorum, derginin içeriğine de, görsel zenginliğine de, grafiklerine de bayılıyorum. (Benim pasta grafiğime de bayılacaksınız şimdi, 5 yılınızda söz gerçeğini yapacağım:))

Geçen yıl bu zamanlar ilk sayısını yayınlamanın heyecanı ve “söyleyecek sözümüz var Bursa” önsözüyle yola çıkan Dergi Bursa, 1.yaşını doldurdu bile. Beklentilerinin de ötesinde bir satış grafiği yakalamasının yanı sıra eline alıp karıştıranın fellik fellik aradığı bir dergi oldu.

Kısa sürede çok yol almanın arkasında yatan şeyin tabii ki tecrübeli bir ekip olduğunu düşünsem de Dergi Bursa’nın okuyucu enerjisi de çok yüksek.  Photo Graphica tarafından yayınlanan derginin Yayın Yönetmeni sevgili arkadaşım Engin Çakır, Bursa’ya duyduğu aşkı, sevgisini öyle güzel yansıtıyor ki sayfalarına bu okuyucuya da aynen geçiyor.

Bursa özelinde yayınlanan, ana teması Bursa kent dokusu olan dergide kültür, sanat, yaşam, eğitim, sağlık gibi herkesi ilgilendiren konularda uzman yazarların köşeleri ve keyifli röportajlar bulunuyor. Her ay farklı bir tema işleyen derginin bana kalırsa en güzel özelliği de muhteşem fotoğrafların yer alması…

Benim serbest köşemin ismi “Hemzemin“.  İlk sayıda Bursa’nın hemzemin bir şehir olduğundan yola çıkmıştım sonra rotam Bursa’dan farklı şehirlere, insanlara, duygulara, düşüncelere açıldı. Aslına bakarsanız aklıma ne eserse yazıyorum ve Dergi Bursa’da yazıyor olmaktan inanılmaz keyif alıyorum.

İyi ki varsın Dergi Bursa, nice yıllara, sayılara beraber…

Dergi Bursa’nın yeni sayısını buradan okuyabilirsiniz.

Sevgiler,

Plugin from the creators of Brindes :: More at Plulz Wordpress Plugins