Çocukluk Düşlerine Yolculuk

3 Mar

Benim çok oyuncağım oldu ama hepsi enkaz altında kaldı çocukluk günlerimle beraber….

Siz ne zaman büyüdüğünüzü hatırlıyor musunuz? Ne zaman oyuncakları ötelemek ve gerçeklere tutunmak zorunda kaldığınızı…

Ne zaman prenses ya da süpermen olmadığınızı anladınız acaba?

Ben hatırlıyorum, 14 yaşıma girmek üzereydim ve  kardeşim de 10′una yeni basmıştı.

Bir gece yarısı uyandık ve öldük.  Sonra uyandık yeniden. Evimiz yoktu, ikimize ait pembe odamız, oyun arkadaşlarımız ve düşlerimiz yoktu…

*(Önerim, bu fotoğrafı üzerine tıklayıp büyütün ve yazıyı okuyun.)

Posterlerin asılı olduğu duvarlarımız, kütüphanedeki kitaplarımız, raflara dizip oynamaya kıyamadığımız barbilerimiz, bize saçını süpürge etmiş ucuz sindi bebeklerimiz, ışıklı sarı kamyonumuz, içinden yavruları çıkan beyaz kedimiz, kara şimşeğimiz, legolarımız, boyumuzca Romanyalı bebeklerimiz, gazetelerden yöresel kıyafetlerini biriktirdiğimiz kağıt bebeklerimiz…

Hiç biri yoktu, bir tek ‘şuan’ vardı.  Şimdi!

“Şimdi biz ne yapacağız?” sorusu vardı aklımızda.

Her şey toz, kül, beton, taşa karışmıştı. Hem de 45 saniye içinde.

İşte biz o gün büyüdük. O gün masallardan, oyunlarımızdan, kurmaca düşlerimizden sıyrılıp gerçeklerle gözgöze, dizdize olmak zorunda kaldık.

Geçmiş ve gelecek sert bir darbeyle koca bir karpuz gibi tam ortadan ikiye ayrılmıştı.  ’O gün’ bizim miladımızdı,  bizim ve bizim gibi o korkunç felaketi yaşayan herkesin. Yaşamlarımız D.Ö. ve D.S. olarak ikiye bölündü. Depremden önce ve depremden sonra…

—∞—

D.S. geçen yıllar içinde bir çok şeyi hatırladık o eski günlerimize dair. Bazen bir görüntü, bir koku, bir ses ya da  bir hikaye, bir an veya geçmişten gelen bir arkadaş.

En sonuncu deneyim ise hepsinden güzel bir hatırlatmaydı. Depremden sonraki hayatımın 12.yılında hep istediğim İstanbul Oyuncak Müzesi ‘ni ziyaret ettim, eşimle… Müzenin kurucusu ve koleksiyoneri saygıdeğer şairimiz Sunay Akın’ı, ben pek sevgili Sunay ağabeyimiz olarak bilirim. Öykülerinde, şiirlerinde çok kereler kaybettim kendimi, aradım, buldum. Hep kıskandım şiirlerini… Bu kadar yalın, süssüz ve güzel bir Türkçe ile nasıl bu kadar büyük ve derin anlamlar çıkartabildiğine hep şaşırdım.

Ama bu müze ziyaretinde ona hayranlığım binlerce kat arttı. Ve  müteşekkirliğim…

Müzeye girdiğim andan itibaren D.Ö.’ye, çocukluğuma, dün evimize doğru bir yolculuğa çıktım.

Her gördüğüm oyuncak geçmişten farklı bir ana açılan bir kapı gibi duruyordu karşımda.

Kocaman bir oyuncakçıda annesinin  ”hadi seç”  demesi üzerine meraklı gözlerle her şeyi tarayan bir çocuk gibi bir camekandan öbürüne koştum.

Eğer bir şey kaçarsa gözümden bir anı daha eksilecekti sanki ömrümden, hatırlayamadıklarımdan.

Tanrım ne büyük bir emek, ne büyük bir ilgi ve titizlikle hazırlanmış burası diye düşündüm.

Tüm oyuncaklar kategorilere ayrılmıştı ve her biri özenle yerleştirilmişti kendine ait camekanların içine.

Her kategorinin kendine  ait bir odası ve dönemin, türün atmosferini yaşatan bir konsepti vardı. Mesela uzay ve havacılıkla ilgili oyuncakların bulunduğu odanın dekorasyonu oldukça fütüristikti. Tavanı lacivert plexi tarzı bir malzemeyle kaplanmış, yıldız havası verilmiş minik ışıklarla aydınlatılmıştı, bir duvarı kalın metal ile döşenmiş, sanki uzay aracının kapısı gibi bir doku yaratılmıştı. Trenlerin olduğu odada bir tren masası, ‘acil durumda çekiniz’ kolu ve içeride duyulan nostaljik tren rayları sesi… Asker oyuncaklarının olduğu salonda kamuflaj desenler, siper çuvalları gibi malzemeler kullanılmıştı.

Bebeklerden, bir evde bulunan her şeyin olduğu minik maket evlerden ve evcilik eşyalarından hiç söz etmiyorum çünkü biliyorum başlasam susmayacağım, öyle güzel, öyle sevimliler ki…

Unutmadan, lavabonun bulunduğu zemin kata ihtiyaçtan dolayı inmesek muhteşem denizaltı gemisi dekorasyonunu ve balıkları göremeyecektik. Gerçekten çok yaratıcı.

Aklınıza gelen gelmeyen envai çeşit oyuncak o güzel konakta can bulmuş. 1800′lerin sonundan milenyum çağına girene dek dünyadaki tüm çocukların en yakın arkadaşı olan bir sürü oyuncak.  Baktıkça nice hatıraları canlandırıyor zihinlerde. Hepsinin dili var sanki, hepsi konuşuyor yalnızca çocuk kalanların anlayabildiği bir lisanı…

Sunay ağabey çocuk kalmayı, masallarla gerçek dünya arasında yaşayabilmeyi başarabilmiş nadir insanlardan. Düşlerin arafında, gerçeğin karşısında dirençle durabilen güzel insan…

Bunca emeğin karşılığı da eminim orada gezen cıvıl cıvıl çocukların şen gülücükleridir sadece.

—∞—

Yazıma başlarken yazdıklarımı neden anlattım bilmiyorum ama orada insanın zihnine, yüreğine ilham olan bir şeyler var, bir çocukluk büyüsü…

Daha fazla anlatmayacağım çünkü herkesin gidip kendisinin görmesini diliyorum, kendi çocukluk düşlerini bir ziyaret etmesini…

Aklımda yıllarca yer edecek onca güzelliğin içinde bir de küçük sarı kağıda yazılmış bir not ilişti gözüme. Müjdat Gezen müze ziyaretinden sonra vermiş belli ki, Sunay ağabey de camekanlardan birine yerleştirmiş onu.

” Eğer oyuncu olmasaydım çocuk olmak isterdim, oyunlar oynayabilmek için. “

Kendi adıma pek sevgili Sunay ağabeyime çok teşekkür ediyorum, çocukluk düşlerine ve güzel yüreğine sağlık…

Unutmaya yüz tuttuğumuz asıl gerçeklerimizi;  masum düşlerimizi bize hatırlattığı için.

Sahi siz ne zaman büyüdünüz diye sormuştum?

Bu sorunun cevabını verirken düşünüyorsanız hâlâ çocukluğunuzu kaybetmemişsinizdir, benim gibi bir defada hatırlıyorum diye cevap veriyorsanız içinizdeki çocukla iletişiminiz zayıf demektir.

Her iki durumda da oraya gitmelisiniz, o çocuğu yaşatmak veya yeniden bulmak için.

Sevgiler,


Fatal error: Uncaught Exception: 12: REST API is deprecated for versions v2.1 and higher (12) thrown in /home/hergun/public_html/wp-content/plugins/seo-facebook-comments/facebook/base_facebook.php on line 1044