Galata’dan bakış…

9 May

Biliyorum uzun zamandır gezi yazısı yazmadım, çok gezdiğim için yazacak vakit bulamıyorum desem… :) Havalar ısındıkça beni her yeni gün heyecanlandırıyor, hele ki hafta sonu gelince hemen planlar yapmaya başlıyorum, nereye gitsek? ne yesek? neler fotoğraflasak? Bu Cumartesi için rotamızı çizdim: Eski İstanbul ve tabii ki Galata!

Arabamızı Üsküdar’da bırakıp motorla Kabataş’a geçtik. İlk defa beraber fünikülere de bindik, pıtır pıtır Taksim’e çıkıp hemen hamburgerlere saldırdık. Amacımız önce Galata’ya kadar yürümekti ama zaman kaybetmek istemediğimden ve mağazalara dalarım da tarihi bir geziyi alışverişe döndürürüm korkusuyla tramvaya atladık. Aslında yürürken tramvayın zili bizi kendimize getirdi geri dönüp bindik çufçufa…

Eğlenceli tabii ama onun yolundan çekinmeden yürüyen insanlar yüzünden iki üç kere kaza tehlikesi atlattık. Tünelde yani son durakta inip müzik aletlerinin satıldığı sokaktan aşağı Galata’ya indik. Önce turistler kalabalıklaşmaya başladı sonra satıcılar. Mis gibi hıyarları görünce dayanamadık kilosu 50 krş olan hormonlu salatalığın tanesine 1 lira verdik ya neyse:)

Belki benim gibi ve aslında İstanbul’da yaşayan pek çok insan gibi siz de Galata’yı sadece kıtalar arası vapur yolculuklarında veya Beyoğlu’nun bir ara sokağında size göz kırparken görmüşsünüzdür. Hani bir sokaktan aşağı bakarken bir anda karşınıza devasa kukuletasıyla çıkıvermiştir de yanına kadar gidememişsinizdir. Bence daha fazla ertelemeyin ve gidip İstanbul tarihinin en güzel yapılarından biri olan Galata’da bir ayak izi bırakın ve muazzam manzarasının keyfini çıkartın.

Gidebiliyorsanız hafta içi gidin çünkü malum turist sezonu açıldı ve girmek için deli gibi sıra bekliyorsunuz. Girdikten sonra asansör sırası, yukarıda tur atarken fotoğraf çekme sırası, yürüme sırası, wc sırası, aşağı inmek için yine asansör sırası…Sonunda bayılmak istemiyorsanız hafta içi gitmeniz daha mantıklı. İçeride sizi karşılayan, asansörde sıraya koyan, cafe&restoran kısmında çalışan personel fazla yetersiz ve çoğu İngilizce dahi bilmeden kabaca yönlendirme yapıyorlar. Hatta bizim şansımıza merdivende iki garson  birbirine girmişlerdi, o kalabalığa aldırmadan, nerede olduklarının farkında olmadan küfürler havada uçuşuyordu. Bu personel olayına el atılması ivedilikle elzem!

Neyse efendim yukarıda bir manzara var, akıllara zarar. Kulenin üzerinde hafif bir rüzgar eşliğinde 360 derece dönüyorsunuz, İstanbul’un tüm sureti ayaklarınızın altında… Allahım bir şehir bu kadar mı güzel olur, 360 derece yapının neresinden bakarsan bak her yeri güzel. Kapıdan çıkınca sizi karşılayan Beşiktaş, Kabataş, Karaköy ve Anadolu Yakası’nın sisli silueti mi dersiniz, biraz ilerleyince Topkapı ve Sultanahmet’in Kaf Dağı’nda bir masal şehri gibi size yeşillikler arasından gülümsemesi mi? Galata Köprüsü’nün yorgun bir balıkçı gibi duruşunu mu izlemek istersiniz yoksa Haliç’in sukunetli bilge halini mi?

Yukarıdayken kestiğimiz bir cafeye gidip biraz daha teras keyfi yaptıktan sonra Beyoğlu ve Galata’nın mistik ara sokaklarından aşağı salınıp Karaköy’e vardık.

Eminönü aktarmalı Üsküdar vapurunu ararken hiç görmediğimiz bir yerini daha gördük İstanbul’un. Vapur iskelesinin kıyısına kurulmuş balık pazarı ve balıkçı çadırlarının üzerine tünemiş onlarca martı… Aralarında bu leylek kardeşi de görünce bu yılın çok gezmeli bir yıl olacağına emin oldum:)

Bu şehir her gün sövdüğümüz kalabalığına, trafiğine, betonlaşmasına rağmen binlerce yıldır güzelliğinden hiç bir şey kaybetmiyor. Boğazında yüzen gemileriyle, denizinin sokak çocukları martılarıyla, büyülü tarihiyle, kaleleri, sarayları, köprüleriyle bizi büyülemeye devam ediyor.

Sevgiler, bol gezmeler…