Keyfin ve keşfin cenneti; Bozcaada

28 Tem

Bozcaada

13 Temmuz 2011 / Çarşamba



Nihayet vardığımız Bozcaada’da önce ne yapacağımıza bir türlü karar veremedik. Sanırım araştırma yapmadan gelen günübirlikçilerin hemen hepsi vapurdan inince bizimle aynı şaşkınlığı yaşıyordur.

  • Acaba koylara gidip kendimizi adanın pırıl pırıl sularına mı bıraksak?
  • çarşıyı dolaşıp sevdiklerimize ve kendimize hatıralık şirin hediyeliklerden mi alsak?
  • binbir renkli çiçeklerin süslediği tarihi evlerin arasında fotoğraflar çekip şimdiki zamanın ötesinde mi yolalsak?
  • yoksa daha adaya varmadan büyüleyici ihtişamıyla konukları selamlayan kalenin surları, burçları arasında biraz tarih mi koklasak?
  • gurme gibi sıra sıra dükkanlarda gezip envai çeşit şaraplardan mı tatsak?
  • ya da her şeyi akışına bırakıp keşfe mi dalsak?

işte gördüğünüz üzre adada seçenek çok hepsini bir güne sığdırmaksa bir hayli zor. Biz sonuncusunu yapıp bu seferlik ayaklarımızın bizi götürdüğü dar sokaklara bıraktık kendimizi. Minik butiklerin, hediyelik eşyacıların, mavi beyaz ahşap iskemleriyle restoranların dizildiği sokakları arşınladık.

Kiliseye varıp başka bir sokaktan geri döndüğümüzde burnumuza mis gibi kurabiye kokusu geldi, damla sakızlı kurabiye tabelasını takip ettik, bir de baktık ki fırının önünde resmen kuyruk oluşmuş. Fırından yeni çıkan meşhur kurabiyelerden alıp sokaktan aşağı doğru yürüdük. Sakın ola Bozcaada’ya gidip Çiçek Fırını’ndan damla sakızlı bademli kurabiye almadan dönmeyin, pişman olursunuz.

 

Önümüze çıkan ilk minibüsün nereye gittiğini sormadan atladık, Ayazma plajına gidiyormuş. Vardığımızda güneş tepeden inmeye henüz yeni başlamıştı. Hıncahınç kalabalığın içinde zorlukla bulduğumuz iki şezlonga kurulduk, biraz güneşlenip denize girmek istedik fakat ne mümkün, su herhalde -30 derece. Önce ayaklar, bacaklar, bel derken öyle kaldık bir 15 dakika boyunca… Sanki atıversek kendimizi suya kalp krizi geçireceğiz şok etkisinden, öyle bir soğuk yani. Neden sonra bir anda girdik üç-beş kulaç, tamam hadi bana eyvallah.

Denizden dönüşte sokak aralarında gezerken, içerisinin şarap üretim yeri olduğunu anladığım bir kapı aralığından fotoğraf çekiyordum ki görevli bir bey ile vizörden gözgöze geldiğimizi farkettim. Buyrun içeriden de çekebilirsiniz dedi kibarca, o kadar şarap eğitimleri aldım ama ilk defa bir üretim yeri görüyordum. Hemen daldık içeri, kocaman galvanizden varilleri görünce çok şaşırdım, ben hep meşelerde sanırdım şarapları:))

Sonra şarapların zarar görmeden yıllanması için beklettikleri kuru, rutubetsiz ve karanlık alanları gösterdi bize. Çok enterasandı, makinenin flashıyla zor gördük.

Liman’da vapurumuzu beklerken deniz kenarındaki İskele Sancak cafede güzel müzikler dinleyerek, buzlu su ve şarap likörü eşliğinde türk kahvesi içtik, harikaydı. Mutlaka bulun orayı ve şezlong tipi sandelyelerine uzanıp siz de aynı keyfi yaşayın.

Keşke biraz daha vaktimiz olsaydı da rum meyhanesi tarzında döşenmiş restoranlarda ege otlarıyla bezenmiş soframızda bir de rakı, balık keyfini tadsaydık.

Artık bir dahaki sefere, sevgiler efendim.