Olmak İstiyorum

21 Şub

 

Son 3 gündür herkes kendine bu soruyu soruyor olsa gerek ki twitter’da en çok konuşulan top trend #olmakistiyorum. Ben de 140 karaktere sığdıramayacağımı düşündüğümden blogumda yazayım dedim.


“Büyüyünce ne olmak istiyorsun” 
sorusuyla başladı her şey. Herkesin bir misyonu olmalıydı hayatta, hedefi ve ona ulaşmak için azmi…


Daha okul sıralarına oturmadan sorulmaya başlanan bu soru ömrümüz boyunca karşımıza öyle çok çıktı ki… Her yıl, her edindiğimiz tecrübeyle değişmedi mi istediklerimiz? Zaman geldi, verecek cevap bile bulamadık. Hayatımızın bir döneminde (özellikle ergenlikte) hangimiz afallamadık ki bu soruyla? Ne istediğimizi anlayana kadar hayli zaman geçti değil mi? Belki de hala ne istediğini bilemeyenler var aramızda.

Sonra bir mesleğimiz olsun, iyi olsun, iyi yerlerde çalışalım diye çırpındık durduk. Üniversite dedik, yüksek lisans dedik, yabancı dil şart dedik, kurslar, seminerler, yetmedi sertifika programları, yurtdışı eğitimleri…Senelerimiz, çabalarımız birer kağıt parçasıyla sunuldu bir sürü kişinin önüne. Evimiz ne işe yarayacağını, nereye asacağımızı bilemediğimiz kağıt yığınlarıyla doldu. Önümüze kapılar açıldı, yüzümüze kapılar kapandı…

İş görüşmeleri, sorular, testler ve tabii ki bir mülakat klasiği “Uzun vadede hedefiniz nedir, ne yapmak, ne olmak istiyorsunuz?” çıktı karşımıza.
Hım, şey, kem, küm… Bazen fazla uçtuk bazen yetersiz bir cevap kabul edildi söylediklerimiz.

Ama kimseye söylemediğimiz, kendimize bile tam olarak anlatamadığımız isteklerimiz vardı. Mesela ben aslında bir piyanist olmak istiyordum. Peki bunu etrafımdan kaç kişi biliyor? Belki eşim bile bilmiyor. Fakat annemin bildiğini yıllar sonra bulduğum bir videodan öğrendim desem…Ve aynı videoda annemin “o özel zevk başka ne olmak istersin?” sorusuna bu defa da elimle yazı yazıyormuş gibi yapıp, ‘yazar’ cevabı verdiğimi…

Bilgisayarlar yeni çıktığında bilgisayar klavyesini piyona tuşlarıymış gibi gören, şarkılar çalan kaç kişi vardır?
Peki otelde resepsiyonist olarak çalışırken ilham gelince tuvalete gidip rezervasyon formunun arkasına şiir karalayan?

Hadi aramızda kalsın, siz büyüyünce ne olmak istiyordunuz? Geçmişi de bırakın, şimdi!… Size bir şeyler dayatılmadan, sizi siz yapacak olan şeyleri düşünün, ne olmak istiyorsunuz?

Şimdi sizi bir Kazım Koyuncu şarkısıyla baş başa bırakayım. Sadece ben olmak isteyenlere… Dinlerken olur a bana da yazarsanız çok mutlu olurum.

Twitter’da hergünlük @hergunluk

Fetih 1453′ten notlar

19 Şub

Konstantiniyye elbet bir gün feth olunacaktır, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onun askeri ne güzel askerdir.

Yapım: Aksoy Yapım

Yöneten: Faruk Aksoy

Senaryo: İrfan Saruhan, Atilla Engin

Büyük Fetih’i anlatmak Faruk Aksoy’un en çok istediği şeydi. Ki şimdiye kadar yaptığı gişe filmlerini buna fon sağlamak için yaptığını hepimiz biliyoruz. 4 yıllık bir çalışmanın sonunda beklenen zaman geldi. Önce fragmanı rekor kırdı Fetih 1453′ün sonra harika pazarlama stratejisi olan ilk vizyon  saati 14:53 ile gündeme oturdu.

Sinekli bakkal olan Ümraniye Meydan AVM’deki Cinebonus bile hiç olmadığı kadar tıklım tıklımdı. 3 seans 5 salon oynuyor olsa da insanlar bilet bulamayıp geri döndüler. Biz de tiyatro gibi en ön sıralarda yer bulup, boynumuz arkada izledik.  Büyük heyecanla, büyük beklentiyle izlemeye koyulduk.

Filmi bütün olarak düşündüğümde mutlaka izlenilmesi ve hatta sinemada izlenmesi gerek bir film diyorum. Ama tam olarak beklentilerimizi karşıladı mı, işte o biraz muamma. Bunun üç nedeni var:

1.si; filmin yapımı yıllar sürdüğü için beklentimiz çok büyüdü.

2.si;  Muhteşem Yüzyıl bizi tarihi yapım konusunda gerçekten doyurmuş, gözümüz öyle bir doymuş ki heyecanlanamadık. 2 yıl öncesine kadar Osmanlı Dönemi’ni okullardaki tarih kitaplarından ya da romanlardan bilen, kitaplarda ve internette döneme ait ucuz illüstrasyonları gören bizler Muhteşem Yüzyıl sayesinde o yılları, kullanılan eşyalardan, kıyafetlerine, mekanlardan, kültürüne kadar neredeyse tüm gerçekliğiyle yeni yeni öğreniyoruz. Hem bu anlamda hem de savaş, aksiyon sahneleriyle Muhteşem Yüzyıl, bu filmin bizler üzerindeki etkisini azalttığı bir gerçek.

3.sü; Senaryodaki eksikler, fazlalar ve odak kaymaları…

—0—

Aşk, Fetih’in önüne, Hasan Fatih’in önüne geçti!

İlk sahnelerin 3D gerçekliği, Hz.Muhammed’in sözleriyle başlaması herkesin tüylerini diken diken etmişti. Sonra II.Mehmet’in doğum zamanına tanıklık ettik. 12 yaşında ilk tahta çıkışını göremeden 2. defa tahta getirilişini izledik. Fakat sonra fethin askeri ve siyasi hazırlıklarının gösterilmesi gereken noktada savaş içinde bir aşk filminde bulduk kendimizi. Elbette sıkıcı tarih ve savaş filmi yapmamak adına aşka yer verilmeliydi fakat topçu Urban’ın evlatlık kızı Era (ki tarihte Era’yı ve hikayesini hiç hatırlamıyorum) (Dilek Serbest) ile Ulubatlı Hasan’ın (İbrahim Çelikkol) aşk öyküsü çok uzun tutuldu.


 Film bittiğinde eminim herkesin aklında aşkıyla, kılıcıyla, savaşçılığıyla, askerleri yüreklendirmesiyle, her yerden bitiverip aşkını ve  Urban’ı kurtarışıyla, oklar sırtında surlara bayrağı dikişiyle, Guistiniani’yle büyük savaşıyla Hasan karakteri kalmıştır. Hasan Fatih’ten rol çalmış gibiydi.aşkının filmin odak noktası olan Fetih’in önüne geçmesi abesle iştigaldi.

—0—

Eksikler:

İlk sahneden beri beklediğim II.Mehmet’in (Devrim Evin) akıl hocası, hep yanında olan Akşemseddin (Raif Hikmet Çan),  filmin sonlarına doğru ak sakallı dede tasviriyle karşımıza çıktı ki bu geç buluşma sadece Mehmet’i yapacağı fetih için inançlandırmak, cesaretlendirmek adınaydı.  Rüyalardan fırlamış gelmiş imajıyla,  zihinlerimize kazınan değerli ve bilge hoca imajı arasında dağlar kadar fark vardı.

İstanbul’un Fethi’nin nedenlerine dair daha çok bilgiye yer verilmeliydi. Ortaçağ’ın bitip Yeniçağ’ın başlaması gibi büyük bir çağın başlangıcına neden olan bu fethin ticari, dini, siyasal ve kültürel boyutları daha net ifade edilmeliydi.

Sultan Mehmet’in kararlılığı, fethi her şeyden çok istemesi güzeldi, haritada planlar yapıp, Konstantiniyye’ye kılıcını saplaması etkileyiciydi ama derinliği bununla kaldı. O büyük planlarına, divanla tartışmalarına neredeyse hiç yer verilmedi.  Divan’da Akşemseddin’in olmayışı, Çandarlı Halil Paşa’nın itirazlarını göremedik. Savaşmaması ayrı bir yazı konusu ama otağında oturup bekleyen, hepten silik karakter olmasını hiç sindiremedik. Fethi istediğini anladık ama çabasını göremedik.

Şehzade Orhan’ın neden Bizanslılarla olduğu hakkında bilgi verilmedi. Tarihten aklımızda kalan taht kavgalarında yenik düştüğü için Bizans’a sığınması ve Anadolu’daki beylikleri kışkırtması tehdidine istinaden Osmanlı’dan haraç almasıydı.

Bizans’ın içindeki din çatışmalarının, Ortodoks ve Katoliklerin yaşantısına dair tarihi bilgi eksikti. Ortodoks Kilisesi’nin merkezinin Konstantiniyye’de oluşu bilgisinin üzerinde durulmalıydı.

Gemilerin karadan yürütülmesi görüntüleri çok önemliydi fakat bunun planlanmasına yer verilmedi.

—0—

Eksikleriyle, fazlalıklarıyla Büyük Fetih’i 160 dakikaya sığdırmak zordu. Ama Faruk Aksoy yapılmayanı pek de güzel yaparak önümüze koydu. Film 3d başarısıyla, zorlu çekimleriyle, tanınmayan oyuncuların gücüyle, efektleri ve müzikleriyle çok güzeldi. Elbette daha iyisi olabilirdi ama bunu bile yapmak büyük emek işi. Bu yüzden saygımız sonsuz. Emeği geçen herkese teşekkürler.

İzlemeyenlere keyifli seyirler diliyorum.

Sevgiyle,

 

Dergi Bursa 1 yaşında!

16 Şub

Dergide yazmaktan öte sıkı bir dergi okuyucusuyum. Hani sayfaları hışır hışır çevirip, aslında o anda başka şeyler düşünenlerden değil, hiçbir satır atlamadan okumaya çalışanlardan hatta yarım kalsa arasına kalem, kumanda o an elinde ne varsa sıkıştıranlardanım ben. Dergi reklamcılığı yapmış olsam da çok reklam görmeyi sevmiyorum dergilerde. Elbette dergilerin yaşaması için reklam şart ama ilkeli bir yayın kuruluşu reklam ve içerik dengesini korumalı diye düşünüyorum.

Beni her sayfasına kitleyen, reklamla içerik dengesini çok güzel terazileyen bir dergi var ki ben de orada yazdığım için söylemiyorum, derginin içeriğine de, görsel zenginliğine de, grafiklerine de bayılıyorum. (Benim pasta grafiğime de bayılacaksınız şimdi, 5 yılınızda söz gerçeğini yapacağım:))

Geçen yıl bu zamanlar ilk sayısını yayınlamanın heyecanı ve “söyleyecek sözümüz var Bursa” önsözüyle yola çıkan Dergi Bursa, 1.yaşını doldurdu bile. Beklentilerinin de ötesinde bir satış grafiği yakalamasının yanı sıra eline alıp karıştıranın fellik fellik aradığı bir dergi oldu.

Kısa sürede çok yol almanın arkasında yatan şeyin tabii ki tecrübeli bir ekip olduğunu düşünsem de Dergi Bursa’nın okuyucu enerjisi de çok yüksek.  Photo Graphica tarafından yayınlanan derginin Yayın Yönetmeni sevgili arkadaşım Engin Çakır, Bursa’ya duyduğu aşkı, sevgisini öyle güzel yansıtıyor ki sayfalarına bu okuyucuya da aynen geçiyor.

Bursa özelinde yayınlanan, ana teması Bursa kent dokusu olan dergide kültür, sanat, yaşam, eğitim, sağlık gibi herkesi ilgilendiren konularda uzman yazarların köşeleri ve keyifli röportajlar bulunuyor. Her ay farklı bir tema işleyen derginin bana kalırsa en güzel özelliği de muhteşem fotoğrafların yer alması…

Benim serbest köşemin ismi “Hemzemin“.  İlk sayıda Bursa’nın hemzemin bir şehir olduğundan yola çıkmıştım sonra rotam Bursa’dan farklı şehirlere, insanlara, duygulara, düşüncelere açıldı. Aslına bakarsanız aklıma ne eserse yazıyorum ve Dergi Bursa’da yazıyor olmaktan inanılmaz keyif alıyorum.

İyi ki varsın Dergi Bursa, nice yıllara, sayılara beraber…

Dergi Bursa’nın yeni sayısını buradan okuyabilirsiniz.

Sevgiler,

360 derece gerilim

15 Şub

Hafta sonu etkinliklerim Van Gogh Sergisiyle sınırlı değildi, Van Gogh’u 360 derece gezdikten sonra kalkıp bir 360 deneyimi daha yaşayalım diye Forum İstanbul’a gittik. AVM’nin içindeki TİOX Eğlence Merkezi’nde çok boyutlu eğlendik. Ama ne eğlence!

Türkiye´nin ilk 360D Max sinemasıymış, etrafımızı 360 derece saran perdede, filmi filmin içinde izliyormuşuz. 4-5 film arasından Aliens’e karar verdik. Kanlı manlı olmayan bir o vardır dedim, meğerse en kanlısı oymuş, bileti aldıktan sonra öğrendim. Neyse ki korku filmi değil, gerilim dedim. Aammmmaan keşke korkuya girseymişim, 6 buçuk dakikada 3 buçuk oldum, 360 derece gerildim ya!

Uzayın derinliklerinde kaybolan geminin içinde her delikten bir yaratık çıkıyor ve sen de o geminin içindesin. Jilet gibi kuyruklarını suratıma suratıma dokunduruyorlar, kocaman dişleriyle kafamı sıyırıyorlar. Üf! Bir de salonda bizden başka herkes zenciydi, arap mı, zambiyalı mı nerelilerse, onlardan da korktum. Karanlıkta hepten safii bir çift göz görünüyorlar.

Videosunu izleyebilirsiniz gitmeden:

Alien from TİOX Eğlence Merkezi on Vimeo.

Bu 360 derece göz algısını ilk olarak 1453 müzesinin tavanını gördüğümde yaşamıştım. 360 derece görüntü olan bir mekanda bir süre sonra gözünüz görüntüye alışıyor ve oradaymışsınız gibi hissediyorsunuz. Bu çok muhteşem birşey! Ama gel gelelim benim gibi oda spreyinden bile korkabilen bir insan için “fazla” gelen bir deneyim. Ama iyi ki bir gaz girmişim, inanılmaz eğlendim.

Çıkışta kocam uçuş simülatörüne heveslendi, “haydi mi?” benden cılız bir “yok ya” Neyse oturmak için ikna oldum fotoğraf çekildik falan…

Bir kabinde başaşağı git, sağa sola savur uçağı hem de kontrol sende! MaxFlight da harikaymış ama devamını anlatmayacağım:)

Haydi siz de gidin, öptüm.
Sevgiler…

Van Gogh Alive

12 Şub

“Çerçeve yok, içindesin” sloganıyla “Van Gogh Alive, 100 yıllık bakış açımızın göstergesi” diyor Abdi İbrahim İlaç. Her şeyden önce sanat, bilim ve teknolojiyi böylesine bütünleştiren ve değer kazandıran bu proje için tebrik ve teşekkür ediyorum.

Vincent Van Gogh…
Meğer ne de “az” tanıyormuşum bu “çok” adamı. Edebiyata bu kadar ilgili olup da nasıl duymamışım hisli, derin ve kırılgan cümlelerinden birini… Sanatı için yaşamış, sanatıyla aklını yitirmiş, sanatı uğruna ölmüş bu adamı 46 Dergisi’nin Ocak-Şubat sayısında tiyatrocu Hakan Gerçek’in suretinde izledim. Henüz oradaki cümlelerin etkisindeyken Abdi İbrahim İlaç’ın 100.yılını Van GoghAlive sergisiyle kutlayacağını duyunca hemen harekete geçtim.  Üstelik klasik resim sergilerinin dışında, çerçevelerin dışında oluşuyla daha gitmeden farklı bir deneyim olacağına emindim.

Karaköy Antrepo’da düzenlenen ve Grande Exhibitions Avustralya tarafından tasarlanan Van GoghAlive sergisinde, dahi ressamın 1880-1890 yılları arasındaki yapıtları Sensory4 teknolojisiyle donatılmış yüksek çözünürlüklü 40 projektör aracılığıyla dev ekranlara, duvarlara, kolonlara, zemine, tavana yansıtılmış. Sergi dün açılmasına ve 15 Mayıs’a kadar sürecek olmasına rağmen bugünkü kalabalık inanılmazdı.

Van GoghAlive sergisi, ressamın eserlerinin ve ruh halinin zaman tüneli gibi aslında.  Eserleri kimlikli ve bağımsız olduğu kadar onun ruhuyla da yıkanmış, içine Vincent ruhu üflenmiş. O da şöyle diyor zaten: “Resimlerin, ressamların ruhundan gelen kendilerine ait bir hayatları vardır.”

Yolculuğa Vincent’in ana vatanı Hollanda’dan çıkıp, yoksul yaşamından manzaraları, insanları, natürmortları izlerken bir anda Paris’in renkli ışıklarına, empresyonist tavrına uzanıyoruz. Oradan bir trene atlayıp Fransa’nın güneyinden Arles’e varıyoruz. Orada en mutlu, en keyifli haline dokunuyoruz Van Gogh’un. Ayçiçeklerinden, Japon sanatına duyduğu sevgiyle tüm salon çiçekle doluyor, kokusunu duyar gibi oluyoruz.  Derken yükselen ve gerilen klasik müzik eşliğinde bir anda Arles’teki bomboş ve sevgisiz  “Vincent’in Yatak Odası“nda buluyoruz kendimizi. İşte aklını yitirmeye başladığı zamanlar, mektuplar, kararan renklerle kendi yalnızlığımıza dönüyoruz.

Yıldızlı Gece” ler başlıyor, hem dengesiz hem huzurlu, hem deliren hem kontrollü, ikilemlerle dolu ama bir okadar üretken Vincent’i izliyoruz. Belki de en iyi eserlerini yarattığı bu dönemdeki “Otoportre“leriyle  retrospektif tamamlanmış oluyor.

Kendini vurmadan önceki 10 senesine sığdırdığı yüzlerce eseri ve ölümünün yıllar sonrasında halen dünyanın en ünlü sanatçılarından olmasına rağmen yaşarken sadece 1 resmini satabilmesi ve şuanki ününü hiçbir zaman öğrenemeyecek olması ne kadar ironik değil mi?  “Hiçbir karşılık beklemeden çalışmak…Sadece sevmek, merak etmek…Yaratılan yüzlerce eserin karşılığını görememek ve acılı yaşamın ardından acılı bir son” diye tanımlamış Hakan Gerçek onu. Ne kadar da haklı…

Sergi benim için müzik, ışık, görsel ve yazı akışıyla muhteşemdi. 360 derece olmasıyla heyecanlandıran, şaşırtan, merak ettiren, içine alan, ruhunu yansıtan inanılmaz bir deneyimdi. Yine de reklamlarında gösterilen gibi resimlerin içinde kullanılan nesnelerin gerçeğini görmek ve resmin bir parçası olmak isterdim… Bu kısmı anlatabildim mi bilmiyorum ama mesela Vincent’in Yatak Odası’ndaki o sandalyenin gerçeği olsaydı ve orada otursaydık bence çok daha yaratıcı olurdu.

Olsun bu haliyle de unutamayacağım anlar yaşattı bana. Vincent’in 1 saatlik de olsa dünyasına dalmak, onun şefkatli ve derin hislerini görebilmek, hayatı acılar içinde geçmiş bu adamı tanımak çok önemliydi. Umarım bu bambaşka sergiyi ve aynı zamanda edebiyatıyla, resmiyle, renkleriyle, dengesizliklerinin içindeki aşkıyla bu “çok” adamı siz de tanırsınız. Çünkü o da böyle isterdi.

Sanatımla insanlara dokunmak istiyorum. Derin ve şefkatli hisler besliyor demelerini istiyorum.” Vincent Van Gogh

Sevgiyle,

Aşk ve Çikolata

9 Şub

Twitter şuan “Happy Chocolate Day” hashtagiyle yıkıladursun, biz aşk ve çikolatayı konuşalım:)

Çikolatanın içinde bulunan antidoksanların faydalarından bahsetmeye gerek yok sanırım, hepiniz ezberlediniz. Bu antidoksan maddelerin kalbe, tansiyona, kolesterole iyi gelmesinin yanı sıra, çikolata yediğinizde salgıladığınız endorfinin mutluluk mucizesi olduğunu da biliyorsunuz. Peki her derde deva çikolata ile aşkın arasında nasıl bir bağ var, hiç düşündünüz mü?

Çikolatanın içinde bulunan phenylethylamin maddesi kalbi hızlandırır ve insanı mutlu eder. Aşık olduğumuzda da beynimiz aynı şekilde phenylethylamin üretir. Aynı zamanda afrodizyak etkisiyle aşk hayatınızı güzelleştirir. İkisi de bağımlılık yapar, keyif verir. Tutku doludur. Ama olur da kaptırırsanız kendinizi aşkın da çikolatanın da fazlası insanı bayar, damağında acı, kekremsi bir tat bırakır. Birlikteyken mutluluk veren o güzel şey bitince pişmanlığa bırakır yerini.

İkisi de tadımlıksa tadı damağında kalır.

Şimdi size hafta sonu Adressİstanbul’da açılışını gerçekleştirdiğimiz ve benim de organizasyonunda bulunduğum “Aşkın Damakta Kalan Tadı” sergisine götüreceğim.

Adressİstanbul ve Sabiha Gökçen Havaalanı olmak üzere 2 farklı mekanda paralel ilerleyen etkinlikte resimden, fotoğrafa, seramikten, endüstriyel tasarım ürünlerine kadar birçok esere yer veriliyor.

“Tüm şehri aşkla kuşatıyoruz” sloganıyla gerçekleşen sergiyi düzenleyen İstanbul Concept;”“AŞK”ı Sabiha Gökçen Havaalanı’nda uçuruyor; Addresistanbul’da yaşatıyoruz… Her dilden aşk gelip sözde değil özde yerini alıyor.
Ortaya yenilebilir, giyilebilir, okunabilir, seyredilebilir, birebir katılınabilir eserler çıkıyor.” diyor.
Ve Hakan Kürklü’ye ait afişin mesajı da küratör Işık Gençoğlu’na ait.

“Aşkın yolları,
Yoldan çıkışları,
Çıkış noktaları,
Üç noktaları…” I.G

Sergi kapsamında bir de çikolata atölyesi yapıldı. Sevgili Seda Özer çikolata atölyesi hepimizi mest etti. Truffe’ları elimizde yoğurup, aşkla ısıttıktan sonra masanın üzerindeki süsleme kaselerinden birini seçip ona buladık. Seda Özer de bize neyle süslediysek onunla ilgili yorum yaptı. Meğerse çikolatayı buladığımız ürün aşka bakış açımızın göstergesiymiş. Ben fındık krokana bandırmıştım, aşkı heyecanlı ve tutkulu yaşayan bir insanmışım:)


Sergi tüm Şubat ayı boyunca 10:00- 19:00 saatleri arasında gezilebilir. Etkinlik linki

Diyeceğim o ki, aşk ve çikolata birbirinden ayrılmaz.  Ben de aşkımdan ve çikolatamdan:) Şimdi aşkımla beraber Biscolata yiyoruz. Biscolata’ya karşı tepkili olsa da lezzetine karşı son derece uyumlu:))

Çünkü aşkta da çikolatada da önemli olan damağınızda bıraktığı tadın güzel olmasıdır.

Çikolata Günü’nüz kutlu olsun, AŞK’la… ;)

Sevgiler,

Düğmeleri Kes!

8 Şub

Eşim dün iphone’daki top free oyunlara bakarken bir oyun bulmuş. Tam senlik dedi. Gerçekten de öyle.

Craftyler yaparken maharet gösteren hanımlar bakalım bu oyunda neler yapacak?  Makas, düğme ve düğme kutusuyla oynanan oyunda amaç verilen sürede kumaşların üzerindeki düğmeleri kesip kutuya atmak!

Bayıldım! Çok basit gibi görünen ama hırs yaptıran bir oyun. Iphoneda başladım ama şimdi ipad’e de indireceğim, orada daha zevkli olur diye düşünüyorum.

Oyunun adı: “Cut the Buttons” indirmek isterseniz şuan hala ücretsiz.

Offical videosu:

İyi kesmeler:)

Sevgiler,

Bebe yakalar yolda

7 Şub

Bebe yaka siparişlerim çığ gibi çoğalıyor. İşi gücü bıraktım, evde habire inci dizip duruyorum:)  Bugün de kargomu gönderdim. Çok mutluyum. Yenilerini yapmak için sabırsızlanıyorum.

İncili yakaların haricinde, renkli taşlar, boncuklar, pullarla çok daha değişik, alternatif modeller de yapacağım. Hepsini bu blogdan takip edebilirsiniz.

Artık kargolarım böyle gidiyor:)

 

Limon yeşili sevgimi herkes bilir, umarım siz de seversiniz.

Çok yakında size farklı sürprizlerim de olacak. Beni izlemeye devam edin.

Sevgiler,

 

 

Çevre dostu takılar- Eco friendly bijoux

2 Şub

Bir kaç yıldır eco-friendly ürünlere taktım ama nedense blogumda hiç paylaşmamışım.

Dün gece Kral Çıplak’ın sanırım ilk defa sonunu izledim. Okan Bayülgen’in Model ile yaptığı “Tebası Yok Baykuşun” düetini uykuyla uyanıklık arasında izleyince etkilenip, rüyamda onla ilgili bir şeyler de gördüm sanırım.

Bugün de karşıma çıkan bu güzel ürünleri paylaşmak istedim.  Tükettiğimiz kadar geri dönüştürebilirsek, geri kazandırabilsek bir şeyleri, en azından payımıza düşenleri dedim kendi kendime.

Bakın Hindistanlı takı tasarımcısı Devi Chand gazete kağıtlardan ve atıklardan neler yapmış?

Ben de oturdum bugün çevre için ne yaptın dedim kendime!

Tasarımcının etsy’deki dükkanı na gözatabilirsiniz.

Sevgiler,

Siyah Beyaz Bebe Yaka

30 Oca

 

Daha önce yaptığım incili bebe yakalar çok sevildi. Sipariş sipariş üstüne, keyfim yerinde:)  Bugün kargoya verdiğim yakayı da beyaz keseye koydum, çok şirin oldu:

Biraz da alternatif bir şeyler yapayım dedim.

İşte son yaptığım yeni tasarım bebe yaka, spor şıklığı severler için:

 

Sipariş ve bilgi için: hersey@hergunluk.com ‘a yazmanız yeterli:)

Sevgiler,

 

Plugin from the creators of Brindes :: More at Plulz Wordpress Plugins