Van Gogh Alive

12 Şub

“Çerçeve yok, içindesin” sloganıyla “Van Gogh Alive, 100 yıllık bakış açımızın göstergesi” diyor Abdi İbrahim İlaç. Her şeyden önce sanat, bilim ve teknolojiyi böylesine bütünleştiren ve değer kazandıran bu proje için tebrik ve teşekkür ediyorum.

Vincent Van Gogh…
Meğer ne de “az” tanıyormuşum bu “çok” adamı. Edebiyata bu kadar ilgili olup da nasıl duymamışım hisli, derin ve kırılgan cümlelerinden birini… Sanatı için yaşamış, sanatıyla aklını yitirmiş, sanatı uğruna ölmüş bu adamı 46 Dergisi’nin Ocak-Şubat sayısında tiyatrocu Hakan Gerçek’in suretinde izledim. Henüz oradaki cümlelerin etkisindeyken Abdi İbrahim İlaç’ın 100.yılını Van GoghAlive sergisiyle kutlayacağını duyunca hemen harekete geçtim.  Üstelik klasik resim sergilerinin dışında, çerçevelerin dışında oluşuyla daha gitmeden farklı bir deneyim olacağına emindim.

Karaköy Antrepo’da düzenlenen ve Grande Exhibitions Avustralya tarafından tasarlanan Van GoghAlive sergisinde, dahi ressamın 1880-1890 yılları arasındaki yapıtları Sensory4 teknolojisiyle donatılmış yüksek çözünürlüklü 40 projektör aracılığıyla dev ekranlara, duvarlara, kolonlara, zemine, tavana yansıtılmış. Sergi dün açılmasına ve 15 Mayıs’a kadar sürecek olmasına rağmen bugünkü kalabalık inanılmazdı.

Van GoghAlive sergisi, ressamın eserlerinin ve ruh halinin zaman tüneli gibi aslında.  Eserleri kimlikli ve bağımsız olduğu kadar onun ruhuyla da yıkanmış, içine Vincent ruhu üflenmiş. O da şöyle diyor zaten: “Resimlerin, ressamların ruhundan gelen kendilerine ait bir hayatları vardır.”

Yolculuğa Vincent’in ana vatanı Hollanda’dan çıkıp, yoksul yaşamından manzaraları, insanları, natürmortları izlerken bir anda Paris’in renkli ışıklarına, empresyonist tavrına uzanıyoruz. Oradan bir trene atlayıp Fransa’nın güneyinden Arles’e varıyoruz. Orada en mutlu, en keyifli haline dokunuyoruz Van Gogh’un. Ayçiçeklerinden, Japon sanatına duyduğu sevgiyle tüm salon çiçekle doluyor, kokusunu duyar gibi oluyoruz.  Derken yükselen ve gerilen klasik müzik eşliğinde bir anda Arles’teki bomboş ve sevgisiz  “Vincent’in Yatak Odası“nda buluyoruz kendimizi. İşte aklını yitirmeye başladığı zamanlar, mektuplar, kararan renklerle kendi yalnızlığımıza dönüyoruz.

Yıldızlı Gece” ler başlıyor, hem dengesiz hem huzurlu, hem deliren hem kontrollü, ikilemlerle dolu ama bir okadar üretken Vincent’i izliyoruz. Belki de en iyi eserlerini yarattığı bu dönemdeki “Otoportre“leriyle  retrospektif tamamlanmış oluyor.

Kendini vurmadan önceki 10 senesine sığdırdığı yüzlerce eseri ve ölümünün yıllar sonrasında halen dünyanın en ünlü sanatçılarından olmasına rağmen yaşarken sadece 1 resmini satabilmesi ve şuanki ününü hiçbir zaman öğrenemeyecek olması ne kadar ironik değil mi?  “Hiçbir karşılık beklemeden çalışmak…Sadece sevmek, merak etmek…Yaratılan yüzlerce eserin karşılığını görememek ve acılı yaşamın ardından acılı bir son” diye tanımlamış Hakan Gerçek onu. Ne kadar da haklı…

Sergi benim için müzik, ışık, görsel ve yazı akışıyla muhteşemdi. 360 derece olmasıyla heyecanlandıran, şaşırtan, merak ettiren, içine alan, ruhunu yansıtan inanılmaz bir deneyimdi. Yine de reklamlarında gösterilen gibi resimlerin içinde kullanılan nesnelerin gerçeğini görmek ve resmin bir parçası olmak isterdim… Bu kısmı anlatabildim mi bilmiyorum ama mesela Vincent’in Yatak Odası’ndaki o sandalyenin gerçeği olsaydı ve orada otursaydık bence çok daha yaratıcı olurdu.

Olsun bu haliyle de unutamayacağım anlar yaşattı bana. Vincent’in 1 saatlik de olsa dünyasına dalmak, onun şefkatli ve derin hislerini görebilmek, hayatı acılar içinde geçmiş bu adamı tanımak çok önemliydi. Umarım bu bambaşka sergiyi ve aynı zamanda edebiyatıyla, resmiyle, renkleriyle, dengesizliklerinin içindeki aşkıyla bu “çok” adamı siz de tanırsınız. Çünkü o da böyle isterdi.

Sanatımla insanlara dokunmak istiyorum. Derin ve şefkatli hisler besliyor demelerini istiyorum.” Vincent Van Gogh

Sevgiyle,